3 Mart 2016 Perşembe

Hamsi Kuşu à la Bambolika






Belki çoğunuz bu fıkrayı biliyordur. Temel, Dursun'a bir bilmece sorar:
-Ula Tursun, 'Dalda durur/Saridur/Cik cik oter', habu nedur?
Dursun bilmecenin kolaylığıyle gevrek gevrek cevap verir:
-Kanaryadur.
Temel de zor bir bilmece sorduğunun bilinciyle,
-Değildur.
-E peki nedur? diye üsteleyen Dursun'a:
-Hamsidur da.
-Eh dalda nasil duruyi?
-Koyduk oni oraya.
-Nasil saridur hamsi?
-Boyaduk oni.
-Cik cik nasil oteyur?
-O da işin bilmecesidur ola, diye yanıtlar Temel. Yani hamsi bizim oralının gözünde bir kanarya bile olabilir. Hamsi kuşu bu eğilimin bir tezahürü müdür, bilinmez? Bildiğim; Karadeniz mutfağının maharet gerektiren, zaman alan ürünlerinden biri olduğu yönündedir ve ben dün bu sınavı başarıyla verdim. Hiç hamsi kuşu hazırlayan birini görmedim. Çocukken yemiştim. Kızartıldığını, ağızda maydanoz ve soğan tadı bıraktığını anımsıyorum o kadar.
Çalışmalarıma google arama motoru eşliğinde başladım. Bir sürü tarif okudum. Hem de hiçbirinde dondurulmuş hamsiden hazırlanmışı yoktu. Hamsi kuşunun sebzelerle veya fıstıklı üzümlü iç pilavla neden hazırlandığını düşündüm? Geçmişte hamsi kuşunun daha çok salamura hamsiden yapıldığı izlenimi edindim. Mantıklı, çünkü hamsinin bol ve taze olduğu zamanlarda tavası en güzelidir bence. Mevsimi geçip, miktarı azalıp eskiden salamuraya mahkum kalındığı zamanları düşünün. Hem salamuranın tuzunu nötralize etmek hem miktar olarak artırmak için iyi bir yöntem. Ayrıca leziz bir yöntem.



Benim tarifim için gerekli malzemeleri vereyim:
1.  1 kilo dondurulmuş hamsi
2.  İç için çok ince kıyılmış ve sıkılmış domates
3.  Çok ince kıyılmış taze veya kuru soğan(ben bir baş kuru soğan doğradım ve tuzla öldürüp suyunu attım)
4. Taze nane, üç beş sap veya kuru nane bir tatlı kaşığı
5.  Bir büyük sivri biber yine ince doğranmış.
6.  Bir tutam maydanoz
7.  Tuz, kara biber, kırmızı biber, pul biber gibi köfte baharatlarının hepsi yakışır sanırım. Biberiye bile ekledim ben.
8.  Bir su bardağı mısır unu
9.  Bir su bardağı çiçek yağı
10. İki yumurta; en sonda kuşları yapıştırmak ve kızartmak için

Üç beş saat önceden dondurulmuş hamsileri çözülebilsinler diye derin dondurucudan çıkarın. İç malzemesini hazırlayın. Hazırladığınız içi iyice sıkıp fazla suyunu atın. Kızarırken başınza iş açar yoksa. Zaten iki üç hamsiyi bir arada tutturmaya çalışmak eziyet, bir de için suyuyla uğraşmayalım. Belki de pirinçli içte bu sorun olmuyordur ama ben daha önce hamsili pilavı iç pilav gibi hazırlamıştım, evdekiler ne pirincin ne de fıstık ve üzümün hamsiye yakışmadığı konusunda çok karalı beyanatlar verdiler. O yüzden bu kombinasyonu istemedim. Zaten çocukken şimdi adını anımsamadığım komşu kadında yediğim gibi olmasını istedim. Kızartılmış olması da bundan. Yoksa fırın versiyonu da olur.




Geldik en cavcavlı bölüme: Donmuş hamsiler pelteleşmeden ama epey yumuşamışken işleme başladım. Zaman zaman zar gibi buzları temizleyerek hem de. İyi ki Facebook'ta yazdım ve arkadaşlar beni uyardı. Sona doğru bir avuç hamsi böyle iyice yumuşadı. Ama bizde çareler tükenmez. Onları da içsiz olarak una buladım. Kalan yumurtaya sonra... Kızgın yağa attım. Yağda kızarmış hamsi her şekilde yenir bizim evde nasılsa... Bir kilo donmuş hamsi sanırım beş altı kişiyi doyurur. Çünkü net bir kilo, ayıklanmış. Unutmayın bunu. Bizim hamsi kuşu çok geldi, anlayın. Soğuyunca da bir şeye benzemez ki...





Neyse uzatmayayım; eldivenlerimi baştan beri giydim. Siz de giyin. Odaların kapılarını kapatın. Mutfağınkini de keza. Aspiratör full mesai yapsın. Hatta daha kuşları hazırlarken bile. Hamsi kokusu başka balığa benzemez. Uyarmadı demeyin! Ancak dondurulmuş hali yine de en temizi, en az koku yapanı. Haberiniz ola!





Hamsiler çok iri olunca iki hamsiden olur ama orta boy hamsiden bile üç tanesi ile yapabildim ben. Hamsilerin iki tanesini sırtları elinize gelecek şekilde avucunuza koyun, üstüne bir çay kaşığı kadar iç, üzerine bir hamsi daha kapatın ve elinizi sıkın. Suyu varsa bu aşamada lavaboya akıtın. Sonra geniş bir kaba yaydığınız mısır ununa bulayın. Bu işlemi hamsiler elverene kadar yapın. En sonda dedik ya, yeterince hızlı olmazsanız-ki ilk seferinde kimse o kadar hızlı saramaz- pelteleşiyor hamsiler.  Bolca çiçek yağını kızdırıp çırpılmış yumurtada çevirdiğimiz kuşları yağa atıyoruz. Çevreyi de kızartmaya geçmeden önce güzelce gazetelerle döşüyoruz. Çok sıçrıyor bu kuşlar.
                                             

Yanına yeşil salata ve rakı ile servis yapıyoruz. Bizim evde de ülkemiz gibi görünmeyen bir alkol yasağı var. İşi öğrendim. Rakı vaadine hamsi kuşu hazırlanır. Gerçi rakı içemiyordum ben değil mi? Hım, beyaz şarap da olur. Niye olmasın?


Bambolika's Masterworks in the Kitchen


                                 


27 Ocak 2016 Çarşamba

Kara Lahana Yemeği

   
         Geçenlerde pazara gitmek gibi bir lüksüm oldu, hava soğuk, kara lahana bağları da cevval bakınca, dedim bu yapraklar yumuşaktır, bir sarma sarı vereyim. Nitekim iki hafta önce vuku bulan bu faaliyetten geriye kalan iki bağ lahananın oldukça taze sapları ve sarılmayacak gibi duran yapraklarını ince ince doğradım ve derin dondurucuya ilerde lahana yemeği yaparım niyetiyle attım. Benim lahana yemeği yapma planım neredeyse devletin beş yıllık kalkınma planı gibi, orta hatta uzun vadelidir. Bir ara çok haşladığım için 250 gram kadarını yine derin dondurucuya ayırıp hah, bunu kara lahana yemeği yaparsam kullanırım dediğim barbunyaya da gün doğdu. İki aydır derin dondurucuda dur dur sıkılmış gariplerim.


      Ahhh bilmezsiniz, yoksa bilir misiniz, bu sosyal medya çok acayip bir yerdir. Veganlar var misal, oturup ağız tadıyla etli, sütlü ve dahi yumurtalı bir gıda almanızı yayınlarıyla engellerler. Hadi tamam engellemeseler de iştahınızı epey kaçırabilirler. Velhasılıkelam, böyle bir arkadaşın son yayınını bu sabah görünce dedim ki, ya şu bizim öz be öz vegan lahana yemeğinden yapayım. Resmini de yayınlayıp iştahını açayım şu arkadaşın. Yani mutfağa girişim bile sosyal medya itkisiyledir ha! Çok meraklısı değilim.
Neyse malzemeleri vereyim: 

* Bir bağ lahana
* Bir su bardağı kadar haşlanmış barbunya
* Bir adet patates
* Bir kahve fincanı bulgur veya mısır yarması veya konserve mısır(miktarını da aslında zevkinize göre ayarlayın)
* Bir adet orta boy soğan
* Yarım çay bardağı sıvı yağ
* Bir çorba kaşığı biber ve domates salçası
* Kurutulmuş acı biber veya pul biber
* Zevke göre tuz

Hazırlanışı:

Efendim, lahanayı ince kıyıyoruz, oysa anneannem eliyle zouğlis(koparmak) ederdi, öyle daha lezzetli olurdu. Yıllar sonra, metal bıçakların oksidasyona yol açtığı ve bitkileri koparmanın bilimsel olarak daha doğru olduğunu öğrenip o ilkel(!) yönteme dönen sosyetiklere çok gülüyorum şimdi. Onlar kendilerini bilirler. Yemek mi yapıyorum taş mı atıyorum belli değil. Aman ben dantellektüel aşçıyım, bana da bu gözle bakın!



                     Şekil A


Benim lahanaları ise derin dondurucudan olduklarından, hemen kaynamakta olan suya attım. Yumuşayınca içinde kaynadıkları o suyu döktüm. Burası ninemden kalan ama pek de önerilesi bir davranış değil çünkü vitamini tahliye borusuna içirmiş oluyoruz. Diğer taraftan bu yöntem gaz sancısına karşı iyiymiş. Tercih sizin, gaz veya vitamin!

       Tercihinizi tahliyeden yana yaptıysanız, lahanarı süzdükten sonra üzerine soğuk su ekleyip kaynatmaya devam ediyoruz. Sulu yemek seviyorsanız suyu artırın, tersi durumda azaltın. Lahanalar yenebilecek gibi ama diriyken, doğradığınız patatesi, bulguru içine atın. Kurutulmuş acı biberi bu aşamada katın ki acısı yemeğe çıkabilsin. Hepsi pişince, haşlanmış barbunyayı ekleyin. Birkaç taşım da öyle kaynasın.

       Diğer yanda bir kuşanede (Allam sana geliyorum, profesyonel aşçılar gibi kuşane dedim!) sıvı yağı, doğradığımız soğanları ve sonra salçayı kavuruyoruz. Yemeğin üstüne döküyoruz. Bu aşamada sıvı yağın yanına tereyağı da öneririm. Şu vegan arkadaş duymasın! Bizim memleketin inekleri dağlarda güvenliklerini sağladıklarından, insanlara sütünü severek verirmiş. Ben nenemin yalancısıyım. O da kendi hayvanlarının etini yemeyen biriydi.

                                         
                                             Şekil B
Neyse Şekil B'deki kaseden iki tane yedim. Siz de deneyin, afiyet olsun.

Vegan arkadaşlara hürmetle ithaf olunur!

Bambolika in the Kitchen
18.01. 2015

18 Ekim 2015 Pazar

Aşure


Son Yunanistan-Selanik gezisinde, daha doğrusu Çağdaş Yunanca öğrenimim sırasında, Pontus Rumcası(Romeyika), Yunanca, İngilizce, Türkçe ve bazen Almanca konuşmak durumunda kaldığım için, sınıfta "Kafam aşure gibi oldu" tarzında bir deyim kullandım. Yemek adlarımız zaman zaman ortak olabildiğinden ya tutarsa demiştim. Tutmadı. İçinde ne olduğunu sordular. Anlattım, çok çeşitli malzemeden yapıldığı için, karışık bir tatlı olduğunu söyledim. Gerçi sınıf da "aşure" gibiydi: Alman, Fransız, Mısırlı, Belçikalı, ABD'li...
Yunanlılar geleneksel Agia Varvara gününde pişirirlermiş benzerini. Adı: Varvara imiş. Araştırdım, tarifini buldum ama bizimkine göre bayağı sade bir tatlı onlarınki. Bizde en az yedi çeşit malzeme olması gerekir. Adettenmiş. Yedi sayısının uğuru malum. Bu tatlı Nuh tufanı, Kerbela Faciası sonrasına ve birçok dinsel söylenceye dayandırılıyor. Nedenini tam açıklayamıyorum ama buğdayla ilişkili bu türden yiyecekler bana Mezopotamya ve/ya Anadolu'yu çağrıştırıyor.
Sınıfta oğlumdan bile küçük ve vegan olan sınıf arkadaşım Martin ısrarla bu tatlıyı merak ettiği söylüyordu. Biz yurtta kaldığımızdan, değil böyle meşakkatli bir tatlıyı, oda arkadaşımın sahanda yumurta dileğini bile yerine getirememiştik. Mutfağımız yoktu. Aşure yapmak için Pontus göçmeni arkadaşların evini kullanabilirdim ama dedim ya zaman alan bir tatlı ve malzemeleri ayarlamak ayrı bir dertti benim için. Ama içime yer etti, yapamamış olmak!
Memlekete döndüm. Aşure ayı denk geldi. Baktım markette aşurelik buğday satılıyor. Hemen aldım.
Şimdi, birazcık kendi tarzımda yaptığım, tarifi vereyim:

Malzemeler:
1. İki su bardağı aşurelik buğday
2. Bir su bardağı kadar pirinç
3. Bir su bardağı nohut
4. Bir su bardağı kuru fasulye
5. Yarım kilo şeker(Ben reçelden aldığım meyveleri kullandığım için, daha az kullandım)
6. Şeftali, Kayısı/Üzüm/ Kiraz/ İncir reçellerinden veya konservelerinden alınmış meyveler, büyükse küçültüp ekleyin.
7. 200 gram ceviz içi
8. İki-üç çorba kaşığı susam
9.  300 gram fındık içi
10. Süslemesi için bir veya iki nar.
11. Üç beş karanfil(kokusuna hoş bir aroma katıyor)
12. Tarçın çubuğu veya yerken üzerine serpmeye toz tarçın.

Yapılışı:
Önce aşurelik buğday ve pirinci güzelce yıkayıp, suda birkaç taşım haşlıyoruz. Bu suyu döktüm ben. İsteyen bırakabilir. Aşurenin rengini koyu sevmediğimden. Üzerine tekrar epey ılık su ekledikten sonra bir gece bu şekilde beklettim. Ben çok marifetli bir hanım(!) olduğumdan derin dondurucuda hep haşlanmış nohutum ve fasulyem olur ki, çat diye pişirebileyim, okuldan dönünce. Yani anlayacağınız nohutum ve fasulyem hazırdı. Bunları ayrı ayrı ıslatıp haşlayın derim ben. Çünkü tatları ve pişme süreleri karışmasın. Aşure her şeyi tencereye boca edip haşlama tatlısı değil. İçinde ne olduğunun anlaşılabileceği bir tatlı olmalı nihayetinde. Diğerine "püre" diyoruz. :)

Bu süreç içinde pirinci, buğdayla pişirmemin nedeni buğdayın rengini açmak ve pirincin nişastasından yararlanmaktı. Dünden hazır bu ikisini yeniden göz kararı su ekleyerek buğdaylar patlayana dek genişçe bir tencerede pişiriyorum. Pirinçler haliyle epey kayboluyor bu arada. Pirinç rafine olduğundan hızlı pişer. Bu işlem bir saat kadar sürer, başında durup dibinin tutmamasına özen göstermelisiniz. Facebook'ta geyiğe dalmayın, aşure küser sonra!

Neyse, tadına bakın buğdaylar kıvama geldiyse tatlı neredeyse hazırdır. Haşlanmış nohutu ve fasulyeyi ekleyin, biraz da böyle harmanlanarak pişsinler. Sonra benim uyanıklığıma bakın siz! Geçen yıl Despoina'nın hediye ettiği üzüm reçeli, bu yıl Foteini'nin kiraz reçeli ve Eleni'nin şeftali kompostosunun meyvelerini çatalla al sen, büyük parça gibi gözükenleri küçült, aşureye ekle. Bunlar da ayrı ayrı yaklaşık birer çay bardağı kadardı ölçü olarak. İşte bu meyveler çok tatlı olduğundan önce tadıp şekeri göz kararı ekledim. Bu şekilde de beş dakika pişen aşureyi soğumaya bıraktım. Meyvelerle birlikte aromacı, karanfil ve tarçın çubuğu eklenebilir. Bunları tatlı ılışınca çıkarın. Abartmanın gereği yok, acılaştırırlar belli bir süreden sonra.

Geçen yıl taze elma, armut, hatta servis ederken muz bile eklemiştim. Bunları pişme sürelerine göre buğdayı pişirirken ekleyebilirsiniz.

Kaselere boşalttığım aşureyi, bir kaşık tereyağında hafifçe kavurduğum susam ve cevizlerle süsledim. Veeee, benim aşure deyince olmazsa olmazım narla ikram ettim. Önce kendime tabii.
Mmmm, pek nefis oldu. Gripli bünyeme de iyi geldi sanki. Gerçi birkaç saat mutfakta buhar soluduğumdan olmasın o?

Neyse tamamen tesadüfen bir Anadolu geleneği olan aşure yapıp dağıtma olayını başarmış olmanın sevinciyle sizlere afiyet olsun der, tarifim uyarınca yapılan her aşurenin telif hakkını isterim.


Bambolika in traditional kitchen

18.10.2015






14 Nisan 2015 Salı

Alabalık Fırında





ALABALIK FIRINDA





Epeydir, bırakın tarif vermeyi yemek bile pişiremez olmuştum. Bugün iyice gerildim ve soluğu mutfakta aldım. Koca kişisi sanal market alışverişini iyice abartmış, yokuş eve marketten bir şeyler taşımak yerine katalogları inceleyip inceleyip oturduğu yerden eve ne gerekiyorsa alıyor. Benim de canıma minnet!

Bu sefer aşmış. Alabalık almış. Balık geldi. Ben balık ayıklamakla uğraşacak zamanı nereden bulayım anacım, diye düşünürken, aaaa, bir baktım balıklar tertemiz ayıklanmış, hem de fileto yapılmış(Carrefour'daki adını bilmediğimiz balıkçı burada teşekkürü hak eden, sanırım).
Bir haftadır canım burnumdaydı. Herr Strzygoswski diye bir sanat tarihçisinin 1910'dan kalan kitabını Türkçeye çeviriyorum. Bunun yan etkisi bende "kıvranma" olarak tabir edilebilir. Baktım yetişmeyecek zaten, bari proteinsiz kalmış beynime bir güzellik yapayım, dedim.
Bu aralar vejetaryen takılıyoruz. Ama ben daha çok Hindu tarzı beslenme diyorum buna. Hayvansal gıdaların bazısı, balık gibi, yasağa dahil değil.
Gene yemek tarifini Güzin Abla mektubuna çevirdim galiba? Her neyse, tadı hâlâ damağımdayken tarifi verdim verdim. Yoksa mahrum kalacaksınız bu hayati yemekten diye düşünerek, görev bilinciyle oturayım da şu tarifi vereyim.

Malzemeler:
1. Dört adet fileto alabalık
2. Dört adet patates
3. Üç-dört adet küçük soğan
4. Beş-on çeri domates
5. Bir çay bardağı sıvı yağ
6. Sıvı yağa eklemek için kırmızı toz biber, pul biber, karabiber, nane, kekik, bunların miktarını size bırakıyorum.
7. Sivri biber de ekledim ama zorunlu değil, ben sevdiğimden üzerine ekledim.
     


Balık ayıklanmış geldiğinden, sadece suya tuttum. Soğanları dörde böldüm. Patatesleri soyup halka doğradım. Çabuk pişsin diye bu halkaları ikiye böldüm. Sıvı yağa baharatları ekledim ve karıştırdım. Sonra önce patatesleri, sonra balıkları bu yağa buladım ve ilk fotoğraftaki gibi dizdim. Tuzu da unutmayın. Ben tansiyondan muzdarip olalı beri tuzlamayı unutuyorum. Sonra isteyen istediği tabağına kadar ekiyor.

Fırını 240 dereceye ayarladım ve yemeği 45 dakika pişirdim. Balkon güpgüzel koktu. Fırın balkonda da ondan. Tavada yani yağda kızartınca eve sinen kokuyu ve mutfağa sıçrayan yağları bertaraf edeceğim diye imanım gevriyordu. Böyle iyi oldu. Yanına yeşil salata... Mis!

Bambolika goes back to the kitchen
Engürü, 14.04.2015


11 Temmuz 2014 Cuma

N'EVRİSKO TA RİZİYAM(KÖKLERİMİ BULACAĞIM)

Genel Anlamda Pontus Rumcası, özel olarak, günümüzde belirgin olarak Of-Çaykara civar
ında konuşulmakta olan Romeyikanın son kırıntılarının korunması-kollanması için yapılması gerekenler var:
Biamag için bunları anlatmaya çalıştım

N'EVRİSKO TA RİZİYAM(KÖKLERİMİ BULACAĞIM)

Birkaç yıldır anadilim Romeyikayı irdeledikçe ve tarihsel bazı gerçeklerle yüzleşince anladım ki, biz Pontus'un en itilmiş, en fakir, belki de yaşadığı dağlara ölümüne bağlı bir neslin çocuklarının torunlarıydık.
Herkes yurdunu sever elbette ama bizimkiler o aman vermez coğrafyaya ölümüne bağlı olmalıydılar. Hristiyan soydaşlar göçmek zorunda kalmışken, Müslüman kimliğe sıkıca sarılıp bu coğrafyaya tutunmak belki de özgürlüktü. Kim bilir?

                         


Despina ve ben, Benaki Müzesinde Kapayanidis ailesinin kızının resmiyle resim çektirdik. Aile Kurtuluş Savaşı sırasında Rusya'ya göçmüş. Trabzon Atatürk Köşkü onların konutuymuş.



Yunanistan'a göçenlerin vatan özlemini gözlemleyince, şanslı gibi hissettiğim olmuştur. 1900'lerden sonra, dört bir yandan kuşatılmış olmalarına rağmen bir şekilde yüz yıl daha anadillerini yaşatmaları başka nasıl açıklanabilir?
Bizim dede-ninelerimiz Müslümanlaşmış Pontus idiler. Nasıl Müslüman oldukları ise apayrı bir yazı konusu olabilir.
Romeyika konuşuyorlardı ve özellikle kadınlar cumhuriyetten sonra ilk elli yıl sistemle coğrafi güçlüklerden daha çok, neredeyse hiç temas etmemişlerdi. Hristiyan soydaşları artık yoktu. Hafızaları, dil dışındaki ortak kültürel öğelerden yavaş yavaş ayıklanıyordu. Soydaşları ile aralarındaki en büyük ayrım elbette dindi. Sırayla, ayrı ülkelerde yaşamak zorunluluğu ve bu ülkelerin baskın kültürlerinin etkisi ile yüz yıl boyunca ayrışma sürdü (1910'larda göç etmeye başlamışlar Yunanistan'a, sonra malum mübadele, sürgün vs).
Dil öyle bir kültürel varlık ki, tutkal gibi. Bir şekilde size Pontus göçmeni olduğunu söyleyen Türkçe deyimle "kırk kat yabancı" birinin evine misafir olup en özel şeylerinizi paylaşabiliyorsunuz. Pontusça, İngilizce, bazen Türkçe ve çağdaş Yunanca karışımı bir dil kullanarak üstelik.
Yunanistan'da kaldığım bu süre içinde uyuyup uyanıp kendime sorduğum soru: Benim burada işim ne? Beni buraya çeken nedir? Çünkü Cumhuriyet Türkiye'sinde bazı haksızlıkları saymazsak, ailelerimiz kültürel anlamda asimile olduklarından çok da sorun yaşamış değildim. Cumhuriyet okullarında okudum, başarılı da oldum. Anneannemin ölümüyle günyüzüne çıkan iki anadilimden biri olan Romeyikanın öleceği düşüncesi mi? İlk neden buydu. Peki burada ne bulmayı umuyordum, o ana kadar ne bulmuştum?
İlk hissettiğim dostluk ve samimiyet oldu. Gerek Müslüman kökenli hemşehrilerim, gerekse Hristiyan olanlarda, neredeyse hiç fark olmaksızın...
Bu ülke vatandaşlarının AB üyesi olmalarına rağmen “yabancılaşmış” Avrupalı olmamalarına kendi adıma çok sevindim. Sadece hemşehrilerimin değil! Otobüste adres sorduğunuzda bütün otobüs size yardım ediyor. Adresi şaşırdığınızda bir Pontuslu hemşehrinize denk gelip bir İstanbullu Rum'dan İngilizce konuşuyorsunuz diye, azar bile işitebilirsiniz. Türkçesi sizden düzgün diye de şaşırabilirsiniz. Eh ne de olsa o bir İstanbullu. Kırk yıldır Türkiye'de yaşamıyor ama kendini öyle tanımlıyor. Buradan tekrar, beni geç kaldığım dersime yetiştiren, Akçaabatlı Vasil Bey’e ve İstanbullu Dimitri Bey’e teşekkürü borç bilirim.
Anadilim Romeyikayı her yönüyle anlayabilmek, detaylı öğrenebilmek ve filolojik yapısı hakkında bilgi sahibi olabilmek için çıktığım bu yolun ilk durağı Ankara Üniversitesi, Eski Yunan Dili ve Edebiyatı Bölümü oldu. Bu arada sözcüklerin büyüsüne kapıldım. Eski Yunanca ve Romeyika karşılaştırmaları ile hayranlığım gittikçe arttı. Çağdaş Yunancayı da öğrenmem gerekiyordu. Bu yıl da aynı üniversitede çağdaş Yunanca okumaya başlayacağım.
Yunanistan'da Pontus kültürü üzerine birçok dernek var. Bu derneklerden biri, yıllarca emek verip kendi kişisel çabalarıyla Romeyika üzerine filolog olmuş Vahit Tursun hemşehrimin referansıyla, bana çağdaş Yunanca dersi verdi.
Emekli bir üniversite hocası olan Hocam Maria bana Karadeniz kökenli olan annesinin şarkılarından örnekler verdi. Gözlerindeki çocuksu sevinci görmeliydiniz. Ben ondan daha çok sevindim, o paylaşınca. Onun annesi ile benim büyük ninem aynı kuşak. O geliyor aklıma. Çokça gözlerim doluyor buralarda. Resmen nostalji batağına düşmüş gibiydim ama çıkasım da yoktu.
Karadeniz hemşehriciliği dediğimiz, feodal bir gelenek vardır Türkiye'de. Bunu Pontus hemşehriciliği şeklinde gözleyebildim Atina'da. Üstelik paylaştığımız konular futbol ve horon dışında benim ilgi alanlarıma yönelik olunca, ilk defa hayatımda hemşehricilikten çok memnun olduğumu farkettim.
Evinde konuk olduğum, bir radyo programı aracılığı ile Pontus üzerine sunumlar yazan ve seslendiren Despina Kallergi ile gelenekleri karşılaştırdık, sözcükler neydi, neye dönüştü, bilmediklerimiz konusunda fikir yürüttük, bildiklerimizi paylaştık. Söylemeye gerek yok, Despina'nın ailesi Pontus kökenli göçmenlerden. Sohbetlerimiz düşünsel anlamda yer yer yorucu olabiliyordu ama kesinlikle sıkıcı değildi.
Bir gün Pontus derneklerinden birinde (Argonot ve Kromnili Pontus Derneği) bizim dilimizin yani Türkiye'de henüz yaşıyor gibi duran Pontus Rumcasının irdelendiği bir toplantıya katıldım. Dernekte normalde Pontus Rumcasının incelendiği filolojik toplantılar yapılıyor. Gökte ararken yerde bulduğum bir nimet gibiydi ortam. Filolog, tıp doktoru, arkeolog, dramaturg ve sayamayacağım kadar çok meslekten emekli veya halen çalışan insanlar... Pontus Rumcasıyla yazılmış metinleri okuyup geliyor, üzerine düşüncelerini bildiriyorlar. Kısacası onlar (hepsi değilse de çoğunluk Pontus kökenli) bu dile olan manevi borçlarını ödüyorlar. Ya biz?
Çağdaş Yunancam yetersiz olsa da bu toplantıda epey yeni bilgi edindim. Aramızda birçok dilsel ve kültürel ortaklık olmakla birlikte, epey de farklılık olduğunu daha net anladım. Onlar bizim dilin farklılaşması nedenlerini merak ettiler. Kendi yerel dillerinin durumunu 1920'lere kadar tutulmuş çok düzenli arşivlerin yardımıyla irdeleyebiliyorlardı.
Bu derneklerin kültürel ve dilsel çalışmalarına çok özendim. Bizim Romeyika dili ve dolaylı olarak Pontus kültürü ile olan bağlantımızsa pamuk ipliğine bağlı, koptu kopacak. Yunanistan'da da göçenler arasında Pontus lehçesi neredeyse hiç konuşulmuyor ama oradaki Pontuslular her kırıntıyı literatüre kazandırmışlar. Bizim, yani Müslüman kökenlilerin kayıtlara geçemeyen yaklaşık 100 yıllık bir mikro kültürü var. Ondan öncesi de karışık zaten. Biz kendi kültürümüze sahip çıkmazsak, kim çıkacak ki zaten?
Yunanistan'daki bütün bu özene ve özlemle yapılanlara rağmen aktif olarak Pontus Rumcası konuşulmamakta, orada da anadilimiz eriyip yitmektedir. Baskın kültür ve dil meselesi yani. Ancak tek fark, orada iyi bir Yunan dili eğitimi almış kişi için kısa bir uğraş ile Pontus Rumcası anlaşılabilir olabilirken Türkçe konuşulan ülkemizde bunun mümkünü yok. Buradaki kayıp bu yüzden çok daha derin. Sonsuza kadar silinip gitmek gibi...

Pontus İmparatorluğu

Türkiye'deki Müslüman kökenliler olarak, ana vatanında ölmek üzere olan Romeyika için birleşip bir şeyler yapılması gerektiği sonucuna vardık:
Pontus İmparatorluğunu yeniden kurmak! Bunu dikkatinizi çekmek ve bu türden fikirlerimiz olabileceği saçmalığına inananlara açıklama yapmaya zemin hazırlamak için yazdım.
Elbette bu türden (devlet kurmak, özerklik, bağımsızlık istemek) garabet fikirlerle uğraşacak enerjimiz ve zamanımız yok. Sadece, ninelerimizin, annelerimizin konuştuğu dili ve yaşadığı kültürü kayıt altına almak gerektiği sonucuna vardık. Tarihin ağırlığının altından kalkmak veya tarihe, tarihi yanlışlara saplanmak gibi bir meselemiz yok!
Çok kültürlü bir ülkemiz olabileceği inancımızı kaybetmeden, uluslararası platformlarda alnımız ak, açık olabilmek bize yeter. Her insana, etnik yapıya ve farklılığa saygı gösteren, değer veren bir ülkemiz olması dileği ve umudunu yitirmeden, bir şeyler yapmak gereğini duyuyoruz.


Bu konuda son yıllarda çalışmalar yapan Yunan kökenli akademisyen Ioanna Sitaridou'nun projesini linki tıklayarak inceleyebilirsiniz.

Hanife Bambolika



12 Haziran 2014 Perşembe

İzmir Köfte



Yurt dışına gittiğimden, epeydir şöyle mükellef bir yemek yapamadım yavrime.(yavri dediysek lafın gelişi, kendisi 23 yaşında olup onun yaşındayken benim neredeyse 3 yaşında oğlum vardı. Hiii! Yaşımız ortaya çıktı. Ama MEB'in yaş problemi gibi oldu. İnşallah sıkılıp çözmezsiniz.)
Neyse mükellef sofra deyince aklıma İzmir Köfte geldi. Ama şöyle önceden her şeyi kızartıp sonra fırına verilen cinsten. Orijinali sanırım budur.
Geyiği bırakalım. Malzemeleri sıralayalım

Köfte için:

1. 1/2 kg kıyma, deneyimlerim sonucu en iyisi BİM kıyma, deve eti mi katıyorlar da leziz oluyor bilemedim?
2. 1 yumurta
3. 1 soğan
4. 2 diş sarımsak
5. Birkaç dilim kuru ekmek içi
6. Tuz, kara biber, kırmızı biber, kimyon, pul biber
7. Birkaç dal maydanoz, çok ince kıyılmış. Ben Atina'da işportacıdan aldığım özel makasla kıydım, süper oldu. Öhüm öhüm, bu arada nereye gittiğimi de söyledim.

Ayrıca,
1. 1 kg patates, elma dilimlenmiş
2. 250 gram yeşil biber, ben çarliston kullandım, sivri de olabilir.
3. 3 domates

Sosu içinse:
2-3 su bardağı kaynar su
1-2 kaşık salça

Önce köfteyi yaptım. Rondoya doğranmış ekmekleri, soğanı ve sarımsağı ekleyip hamur haline gelene dek çalıştırdım. Sonra bu harcı yumurta, kıyma ve baharatlarla güzelce yoğurdum. Köfteler kenarda bekleyedursun, patatesleri kızarttım. Tepsiye aldım. Köfteleri kızarttım, onları da tepsiye dizdim.(Yağdan çekiniyorsanız kağıt havluya alıp iyice emdirin yağı, ya da doğrudan çiğden malzemeyi fırın tepsisine dizip öyle de pişirebilirsiniz)


Ben biberleri ikiye böldüm, patates ve köftelerin üzerine yerleştirdim. Domatesleri de öyle. Bunları kızartmıyorum. Öylece çiğden koyuyorum. Sonrasında ise üzerine  hazırladığım sosu gezdiriyorum. Suyun içinde salçayı eritirken içine kekik de attım  Kekik seviyorum, ne yapayım?
Sonra tepsiyi fırına verdim. 180 derecede tahminen 40-45 dakikada hazırdır.


Afiyet olsun.

Bambolika in the kitchen for son.





16 Mart 2014 Pazar

Ton Balıklı Ezme





Bugün sizlere kanepe ekmeklerine sürülüp yenesi, enfes bir tarifim var. Basit ama lezzetli. Çoğumuz konserve ton balığını o konservedeki ham haliyle yemek istemez sanırım. En azından ben öyleyim.
Yıllar önce üvey annemin bir tarifini vardı. Ama onu tam aklımda tutamamışım. Yakın bir tarifle sizlerin huzurundayım:

Malzemelerimiz genelde her evde bulunan türden:
1. 1 büyük kutu konserve ton balığı
2. Çok az zeytinyağı, isteyen yerine balığın içinde durduğu yağı kullanabilir
3. Yarım limon suyu.
4. Karabiber ve zevke göre başka baharatlar
5. Bir çorba kaşığı mayonez(ve isteğe bağlı  biraz hardal)
6. Birkaç diş sarımsak
7. Birkaç sap ince kıyılmış maydanoz
Kanepe ekmeğine sürüldükten sonra, çeri domatesle süslenip kürdan batırılarak servis edilebileceği gibi, doğrudan ekmek dilimine sürülüp afiyetle yenebilir.

Hazırlanışı:


Ton balığını ister rondoda, ister çatalla iyice ezip püre haline getiriyoruz ve iyice ezilmiş sarımsağı ve diğer malzemeleri ekliyoruz.

Afiyet olsun.
(Rakı sofrasına da meze olarak kullanılabilir sanırım.)

Bambolika in the Kitchen