Altuna Mamika'nın anısına saygıyla
Annem her zamanki hantal yürüyüşünden bir anda sıyrılıp patika yolun aşağısına, göz gözü görmeyen sisin içinden, dikenlerin arasına daldı. Benim yorgunluk sızıldanışlarım onu kaçırdı diye düşünmüştüm. Annem, şimdiki aklımla baktığımda çocuk avutmaktan sıkılan biriydi. Ama bazı çocuk yanlarıyla da oldukça eğlenceliydi. Yayla yolundaydık. Sıkı bir yürüyüşle beş saat sürüyordu yayla köyden. Henüz araba yolu yoktu şimdiki gibi. Sekiz dokuz yaşlarında bir çocuk için dayanılmaz yorucuydu bu tırmanış.
Önce çişini mi yapacak acaba diye geçirmiştim aklımdan. Sonra da görüş mesafesini iki metreye indiren sisin içinde bir ürküntüyle seslenmiştim. “Anne, anneeee!” diye bağırırken bir yandan da köydeki çocukların anneme “anne” dediğim için benimle alay ettikleri aklıma gelmişti birden, susmuştum sonra. Ortalıkta in cin top oynuyordu, hatta bu siste onların bile oyunlarını iptal etmiş olmaları gerekirdi. Bense birilerine alay konusu olurum diye, popomda soğuğunu hâlâ duyumsadığım bir kayaya dayanıp sessizce beklemeye koyulmuştum. Nasıl olsa çıkar gelirdi annem sisin içinden.
Sis yüzüme değdikçe demliğin kapağı gibi damlalar birikiyor, durup durup yenimle siliniyordum. Giysilerim ağırlaşmış, annemin aldığı, adına yazlık denen plastik pabuçların içindeki ayaklarım vıcık vıcık olmuştu. Ter ve nem karışmış, dinlendikçe ayaklarım soğumaya başlamıştı. Annemin giydirmek istediği pamuklu çorapları reddedip ponponlu beyaz çoraplarımı giydiğim için çoktan pişman olmuştum. Ama bu çoraplar beyaz yazlıklarla çok güzel oluyordu. Pötikareli eteğimin altına da gidiyordu. Annem bazen çok inatçı olurdu. İçime temmuz sıcağında kollu fanila ve uzun don giydirmişti. Sis bastırınca yanına aldığı kırmızı hırkamı giydirdiğinde gerçi hiç direnmemiştim. Ama yine de hoşnut olduğumu anlamasını istememiştim, onun haklı çıkması misket oyununda iki misket birden kaybetmek gibiydi.
Bir yandan da yayla nasıl bir şey diye merakım iyice kabarmaktaydı. Yaylada annemin “Mamika” dediği babaannesi vardı. Mamika’yı tanıyordum az çok, önceki tatillerin birinde görmüş olmalıydım. Bana göre o kadar yaşlı bir kadındı ki yayla yolunu nasıl çıkmıştı aklım bir türlü almıyordu. Hele bundan sonra iki saatlik yol olduğunu ve bittiğimi düşünürken bu Mamika’nın olağanüstü yetenekleri olduğuna çoktan karar vermiştim.
Korku sisin çöküşü gibi ani bir hızla çöreklendi ellerime, kollarıma bir ünleyişle: “İiii hiii! huuuuu huuu!” gibi bir kadın çığlığı sisi yarıp önümde patladı sanki. Annem de yok hâlâ! İnsan sesi beni sakinleştireceğine iyice tedirgin etmişti. Boğazım kurumuştu. Yüreğim o gün, o an yerini terk etmezse bir daha etmeyecekti, bundan adım gibi emindim.
Annem sisin içinden çok sevdiği o kırmızı yeleğiyle gittiği yerin tam tersi bir yönden doğuvermişti. Elinde kocaman bir yaprakla, şimdiki gözlerimle tropik bir ağacın yaprağıymış gibi gepegenişti. İçinde kırmızımsı ahududu ve siyah böğürtlenler, burnumun altına uzatıvermişti. Ölesiye korktuğumu anlamış ama sarılıp sakinleştireceğine önüme meyve uzatmıştı. “E kayisane e foveses?”** diye sormuştu sonunda Rumca. “Yok” dedim. Ben çok cesurdum, öyle kandırırlardı beni çocukken. Özellikle annem. Babasız çocuk yetiştirmek kolay değildi. O halde erkek gibi yetiştiriyordu beni. Yani cesur, yani dürüst, yani yani…
Bu ünleyişler bir haberleşme yöntemiydi siste. Dere şırıltısının eksik olmadığı, sesin yayılmasına izin vermeyen engebelerde Güneydoğu’nun zılgıtına benzer bir seslenişti işte. Annem beni yine şaşırtmış, o da bu ünleyişe biraz daha farklı bir şekilde yanıt vermişti. Göz gözü görmezken, “Fahriye ile Elmas da yoldalar, onlar da yaylaya gidiyorlar.” demişti de bön bön bakmıştım. Annemden bu kadar beceriklice bir davranış beklememiştim. Annem mektuplarını bana yazdırır, kentte adresleri bana sordururdu. Bazen bildiği bir fiyatı bile bana yeniden okutturur, bu yüzden satıcıların önünde utandırırdı. Onun benim gibi kentte büyüdüğünü sanırdım herhalde. Bu kendine güvenen hali, bu dağ başında kaşla göz arasında meyve bulan komando edası bana çok yabancı gelmişti. Bildiğim tek şey bu annem daha eğlenceliydi. Toprağın altında su damarını bulmuş çöldeki ağaç örneği birden yeşermişti annem.
“Aaa! Anne, ne bunlar? Hem de yıkamışsın.” demiştim çığlıklar susup haberleşme tamamlanınca. Annem, “ Handokokas çe mora” demişti. “Böğürtlen ve ahududu” olduklarını yıllar sonra öğrenmiştim. “Yıkamadım, sisin çiyi o.” diye eklemişti sonra Türkçe. O öyle dese de ben üzerindeki damlacıklardan yemin edebilirdim yıkanmış olduklarına. Hoş, yıkanmamış olsalar da yiyecektim ya neyse…
Sırtına bir iple bağladığı lacivert ve mavi tonlarında çizgili, içinde azığımızın olduğu pazar çantasını bir hamlede indirmiş; ekmek, tereyağı, peyniri eski gazete kâğıdının (benim okuma merakım bu gazeteler yüzündendir) üstüne yerleştirivermişti. Ben annemin hediyesinden çok etkilenmiştim; önce koyu renkli olanı, yani handokokalarımı tatmıştım. Çok güzel tatlılığı ağır basan bir mayhoşlukta idiler. Morlar daha ekşiceydi. Ama annem çok tatlıydı. Eski kalın hırkalara palan derdi annem ve hep yanında bulundurduğu bir tanesini yere serip bana “Yat biraz, Fahriye ile Elmas bize yetişene kadar.” demişti. Uyuduğuma hâlâ inanamam. Annem kendi peştemalını da bana örtmüştü; ancak uyandığımda fark etmiştim.
Cıvı cıvıl, yarı Türkçe yarı Rumca konuşan kadın sesleriyle uyandım. Şakalaşmaları güzeldi; ama benim şehir çocuğu olduğumu bana hissettiren konuşmaları için için kızdırmıştı beni. Annemden genç bu iki kadınla geri kalan yayla yolunun çoğunu bir hamlede çıkmıştık.
Sis artık bir deniz gibi iki dağın arasında kalmıştı. Buhar banyosundan sonra güneş banyosuna çıkmak gibiydi yürüyüşümüz. İlk önce ısındığım için hoşuma giden güneş artık gözlerimi acıtıyordu. Aklım aşağıda kalan sis denizinde, yukarı yürümek zorundaydım. Sanki atsam kendimi bu bulutumsu şeyin üstüne, üstünde durabilecekmişim gibi gelmişti, kılıfı olmayan pamuk bir döşekteki gibi. Anneme böyle bir şey söylemişim sanırım. Bu bir gaftı elbet, her şeyi alay konusu yapabilen yol arkadaşlarımıza karşı. Kadınlar bunu da fark edip kıkırdamışlardı. Onca yolun yorgunluğu hiç mi etkilememişti onları?
Bir oyunun son perdesinde, nefesler tutulmuş, final sözlerini söyleyecek oyuncuyu görme arzusu gibiydi, son beş yüz metrelik yaylanın en yokuş yerini tırmanmamı sağlayan: Mamika. Bizi görünce sevincinden ağlamıştı o da. Bana bakıp bakıp annemle gurur duyduğunu anımsatan şeyler söylüyordu. Annemin idolüydü anlıyorum şimdi. Bunca medyatik kimliğin olmadığı dönemlerde insanlar çevrelerindeki insanlara öykünürlermiş besbelli.
Yere paraleldi Mamika’nın üst bedeni. Tanıdığımda öyleydi ve hiç dik durduğunu görmedim. Onun için o beyaz örtünün altındakinin Mamika olduğuna hiç inanmadım. Oğlum sekiz aylıktı biz o örtünün altındaki dümdüz bedenin siluetine bakarken ve oğlum Mamika’nın kaşlarıyla bana gülümserken anlıyorum ve inanıyorum ölmediğine yeniden, yeniden.
Mamika’m, Mamika’m! Bana, İsviçre çikolatalarına bile burun kıvırırken “kesme şeker” veren Mamika’m. Çünkü eve gelen çocuk boş gönderilmezmiş değil mi, Mamika’m? Kurtuluş Savaşında Ruslardan danasını zorlukla kaçıran Mamika’m. Bu korkusunu dişsiz, buruşuk ağzıyla anlatırken on dört yaşında bir genç kız oluveren kara Mamika’m.
Otuz beşinde dul kalmış, altı çocuk büyütmüştü. Tek kız çocuğu erken ölünce, Mamika annemi, ilk torununu yani, kızıymışçasına bağrına basmıştı. Annem en çok da onun yanında mutlu ve güvenliydi. O yayla yolu onun için öyle güzelleşmişti. Annem Mamika’nın ona bellettiği dikenlerin arasından bana gösteremediği sevgisini toplamıştı bir bir.
Bana böğürtlen demeyin, ahududu demeyin! Annem oluveriyorlar birden! En çok da Mamika! Zaten oralardakiler gibi sisten yıkanmış da değiller!… Yemiyorum işte…
İzmir
28.12. 2009
* Böğürtlen ve Ahududu (“Handokoka”daki “h” Arapçadaki hırıltılı h gibi okunur.)
**“Ünlediler, korktun mu?” (“Foveses”teki ilk “s” peltek s’dir.)
KIYI KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT Dergisinde yayımlanmıştır...
Kıyı Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kıyı Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29 Şubat 2012 Çarşamba
27 Şubat 2012 Pazartesi
Hamsiye Methiye
| Hanife Türkseven- Yağmurun Krallığında Prenses Hamsi |
| KIYI kültür sanat dergisi |
Yağmurun Krallığında Prenses Hamsi
Hanife Türkseven (Bambolika)
Memleket dendi mi herkesin aklına farklı resimler gelir. Farklı kokular, farklı tatlar ve farklı bir dokunuş yaşama. Gri bir gökyüzüdür benim memleketim. Yukarıda bulutları içlenmiş bebekler gibidir, gözyaşları her dem dökülmeye hazırdır. Aşağıda telaşlı insanlar, geveze ama çalışkan. Yeri geldiğinde gözünü budaktan esirgemeyen… Rengarenk tenleri ve gözleriyle küçücük bir coğrafyada bir sürü ırk bir aradadırlar. Altı yaşlarında falanım. Artık anılar biriktirmeye başlamışım yani. Bir annem, bir ben amcamların babamla ortak apartmanlarının en alt katında yaşıyoruz. Benim babam Avrupa’daymış. Öyle söylüyor amcamlar, yengemler. Okula başlayacakmışım seneye, imrenerek bakıyorum sabahları camdan, amcalarımın kızları okula giderken. Sıkılıyorum onlar okuldayken ve hep ha döndüler, ha dönecekler diye camdayım, zaman kavramı yok daha haliyle. Upuzun geliyor kışın o kısacık günleri. Böyle beklediğim bir gün kırmızı işporta arabasıyla “Hamsiiiiiiii” diye bağıran biri dönüyor bizim sokağa. Arkasında haydut çetesini andıran kediler. Hem de pürü pak kediler ha! Öyle şimdikiler gibi kir pas içinde sokak kedileri değil. Bizim sokak çıkmaz, tertemiz; “kalaylı kazan” gibi yani. Yağmur günlük temizliğini yapmış yine sokağımıza. Toplasan otuz hane var yok oturan. Tesadüfen hiç dışarı çıkmama gerek kalmadan görebiliyorum pencerenin önünde duruveren arabanın içini, hamsiler oynuyor, evet, oynuyor! Küçücük balıklar kıpır kıpır. Çocuk yüreğim atmaya başlıyor. Öyle seviyorum hamsileri. Birden bir tanesi titreşe titreşe düşüveriyor arabadan. Bütün kediler hamsiyi kapıp kaçan sarman kılıklının peşinden gidiyorlar. Sarman olduğunu bugün gibi anımsarım, çok iriydi bence bir kediye göre. Üzülmüştüm, canlı canlı gitmişti hamsicik! Kedilerin bir tane hamsi kapmalarına üzülen beni çok ağır bir tablo bekliyordu. O zamana kadar çıt çıkmayan sokakta bir uğultu oldu sanki. Camlar bire birer açıldı. “ Hamsi kaça?” ile başlayan bir soru sonrası, herkesi saran o hummalı satın alma coşkusuna bakıp kocaman mavi gözlerini iyice belerten ben. Perihan Abla “Beş kilo…” diyor adama. Titrek hamsicikler kese kağıtlarına veya evden getirilen kaplara, öyle bir telaşla dolduruluyor ki, sanki bıraksalar hamsicikler kaçıp gidecek. “Hanifeeee” diye çığlığı basıyor annem. Korkuyorum ve siniyorum pencerenin önüne. Çıt çıkarmıyorum. Kim bilir ne yaramazlık ettim yine diye düşünüyorum, annemin hışmına uğramamak için taktik geliştiriyorum çocuk aklımla. Beni seven ama beni aynı zamanda korkutan Tülin Teyze de inmiş hamsi festivaline. Böyle diyorum çünkü ben o sokağın kış günü böyle şenlikli olduğunu daha önce hiç görmemiştim. Akıl edip camı açıyorum. “Tülin Teyze kesin bana takılır ve ben de annemde papara yemekten yırtarım” diye düşünüyorum herhalde. Tülin Teyze genç sayılabilecek bir memur emeklisi. Üç oğlu var. Hepsi esmer, “kara kuru” kendi deyimiyle. Hep beyaz tenli ve mavi gözlü bir kız çocuğu olsun istermiş. Tülin Teyze de esmer. Meğer eşi Trabzonlu, kendisi bilmediğim bir yöresindenmiş Türkiye’nin. Annem de anımsamıyor. Gerçekten takılıyor bana Tülin Teyze: “Kız, ben senin o gözlerini yolup almaz mıyım, kendi gözüme takmaz mıyım?” Ürperiyorum, beni hep böyle acayip imgelerle seviyor. O arada bulaşık yıkayan veya temizlik yapan annem geliyor. Benim dikkatimse artık, geride kalan ama oynayacak mecali kalmamış hamsiciklere kayıyor birden. Üzülüyorum annem seyrimi böldüğü için. Belki hamsiler gözüme hüzünlü göründükleri için. Sadece çocuk olduğum için belki… Derken, annem de hezeyandan nasibini alıyor. “Bana da bir kilo…” benzeri bir şeyler diyor. Bu sefer benim beynim uğulduyor. Biz de mi, diye düşünüyorum? Ben sanki hamsilerden yanaydım. Sonra annemle, annem yüzünden karşılarında olmuştuk birden. Satıcı elindeki buruşuk paraları kirli önlüğünün cebine tıkıştırıyor. Annem titiz, bozuk para veriyor, balık kokmasın diye paranın üstü. Bir Trabzon ekmeği parası… Öyle ucuzmuş hamsi! Kese kağıdında bir kilo, kim bilir kaç hamsicik elden ele uzatılıyor anneme. Annem hamsiye ulaşmış olmanın rahatlığıyla alıyor keseyi mutfağa götürüyor. O yüzden seslenmiş bana meğer. “Güüüm” diye kapatıyor mutfağın yere çok yakın camını, kediler gelmesin diye. Son birkaç avuç hamsiyi kalabalıktan yılmış, arabaya sokulamamış kedilere atıyor satıcı. Boğula boğula yiyorlar. İlk hamsicik kadar kötü gelmiyor bu manzara bana nedense. Kalan hamsiler artık kıpırdamıyorlar, kıvranmıyorlar İspanyol rakkaseleri gibi. Ayırt edemiyorum kaç dakikada yaşandı bütün bunlar. Çocukken zamanın insana çok uzun geldiğini var sayarsak, şimdiki zaman için bir “an”da olup bitmişti her şey. Yine yağmur yağıyor sonra. Bomboş bir sokak… Ben yine pencerede… Annem kışın sokağa salmıyor pek. Zaten kimse de yok sokakta. Bir süre sonra annem sesleniyor: “Gel bana yardım et” diyor. Hamsiciklerin eski hallerinden eser yoktu artık. Başları gitmişti, kalan kısımları yıkamak için annem benim musluğu açmamı istemişti. Özenle kılçıklarında kan kalmayacak şekilde kuralına uygun buz gibi suyla yıkamıştı annem hamsileri. Bir saat kadar sonra, hava kararınca bütün sokak hamsi kokuyordu artık. Kimsenin kokusu kimseyi rahatsız edemezdi. Koloni gibiydi sokak. Hamsi kokardı. Karalâhana kokardı. Turşu, kavrulurdu bizde. Olmayana da ikram edilirdi zaten. Bir gün yolunuz Trabzon’a düşerse ve bir lokantanın camında “hamsi ve balık bulunur“ diye bir yazı görürseniz, şaşırmayın. Hamsi, balık ötesi bir şeydir bizim oralılar için. Bir totem gibidir. Hamsidir o! Kategorize edilmesine tahammül edemezler. Zaten ne dediğinizi de anlamayacaklardır, balık derseniz hamsiye. Bir şekilde onların terminolojilerine uyum sağlayacaksınızdır.-
Hamsinin Pontusça ifadesi için, dinleyin.
|
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
