öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2012 Cumartesi

Ekmek ve Zeytin'den İzlenimler


Ekmek ve Zeytin'den İzlenimler

Ege insanı için zeytin Karadenizli için hamsi gibi bir şey sanırım. Sembolik bir besin. Vazgeçilemez olan. Ekmekse bütün Anadolu için aynı kutsallıkta. O yüzden, Ahmet Büke, kitapta yer alan otuz kısa öyküyle onu besleyen köklere inmiş bu sefer diye düşündüm.
İstanbul - BİA Haber Merkezi
21 Nisan 2012, Cumartesi
Yaştaşım başarılı öykü yazarı Ahmet Büke ile tanışıklığım belki de geç kalmış. Tipik bir Ege çocuğu, halkı gözlemleyip hayal gücünü sihirli bir manevra gibi kullanarak bizi öykülerini okumaya çekebiliyor. Ben maymun iştahlı okurlardanım. Bazı yazarların bir kitabını okuyunca diğerini aman aman okuyayım diye merak duymam. Şöyle bir endişem vardır çünkü: Ölüp gitmeden mümkün olduğu kadar değişik yazardan çok kitap okuyabilmek. Ama bazı yazarlar da inatçıdır hani, her çıkan kitabında acaba bu sefer ne yazmış diye kandırıverirler.
Sait Faik Öykü Ödülünü almış "Kumrunun Gördüğü" kitabından sonra yayımlanan bu kitabını "ekmeği ve zeytini öğreten anne"sine ithaf etmiş yazar. Ege insanı için zeytin Karadenizli için hamsi gibi bir şey sanırım. Sembolik bir besin. Vazgeçilemez olan. Ekmekse bütün Anadolu için aynı kutsallıkta. O yüzden, kitapta yer alan otuz kısa öyküyle onu besleyen köklere inmiş bu sefer diye düşündüm.
Geçtiğimiz yıl genç yaşında kaybettiğimiz Didem Madak'ın bir şiirinden alıntı yapması da dikkatimden kaçmadı, öykülere geçmeden:"Şimdi mucizevi bir yerdeyim." Umarım o yerde huzurludur Madak.
İlk öyküsünde nakliye aracında yanan (yanmaya terk edilen mi demeli) mahkûmları işlemiş. Dünyaya yukarıda süzülürken bakan karahindiba ve kartal, aşağıda olup bitenleri gözlemliyorlar. Öykünün sonunda tutanağın ek maddesi çarpıyor beni: "Bir mahkûmun elini kelepçeden ayırmak mümkün olmadığı için, demir testere marifetiyle... Kelepçenin adli tıpta kaybolmaması için ekteki demirbaş numarası hususuna dikkat edilmesi arz ve rica olunur."
Bütün öykülerin olamayacaksa da tortusu fazla olanların üstünden geçmek istiyorum. İkinci öyküsüne, Nenem Buldu Beni! adını koymayı uygun bulmuş. Kemiklerini olsun bulunca sevinen kayıp yakınlarını anlatmış. En çarpıcı öykülerden biri de bu. Yaşlı nene sözde kemiklerinden torununu tanıyor. Kemikler konuşuyor: "Nenem buldu beni. Yaprakları temizledi. Otları yoldu. Toprağı sıyırdı. Taşları ayıkladı. Güneşi hissettim yıllar sonra. Tek tek topladı beni. Eksik parçalarımı buldu. Nenem öptü kokladı beni. Sonra torbaya koydular. Babamın mezarına döktüler hepsini."
Gözyaşı keseleri fora oluyor haliyle.
Sonra çocukluktan itibaren aldığı darbelerden sinirleri bozulmuş Kürt bir çocuk. Dağa giden baba, yokluk yoksunluk işte. Anasızlık cabası. Kürt olmak bile meseleyken...
Babalar, oğullar, analar, askerlik. Bizim ülkemiz için iç savaş demek askerlik. İç savaşa kurban gitmek bir bakıma. Karşılaştırmalı anlatılmış bir öyküde: Fakirler savaş içindir.
Serçeler Diyorum'da yine bu iç savaşın mağdurlarından birini göstermiş Büke. Şizofrenik kokular geliyor karakterden. Hatta adını bilmediğim birçok psikolojik rahatsızlığı olan öykü karakterleri var. Normal diyebileceğimiz kimse yok. Zaten normali anlatmanın çok da anlamı yok! Kaldı ki, normal nedir?
Bir bakmışsınız, belki özel harekâttan birinin iç dünyasıyla tanışmışsınız bu kitapta. Kanayan, kaynayan o ortamdan kurtulunca günahları da orada kalacak zanneden ama öyle olmayan. Ben karıncalarını sevdim aynı öykünün, huzursuz ev sahiplerinin, asker eskisinin yani, yanından taşınıyorlar ve taşınırken not bırakıyorlar. "Bakkal Mümtaz'a hicret" ediyorlar. Gülüyorsunuz böyle ayrıntılarla. Çünkü Büke öykülerinde, en kasvetli anda zıpır bir çocuk oluverir ve masal anlatmaya başlar size.
Düzgün çalışan bürokratın sistemin dişlilerinde nasıl un ufak edilebileceğini de gözler önüne seriyor Büke. Nitelikleriniz, ülkeye kazandırabileceğiniz ne olursa olsun, esas olan birilerinin çıkarlarıdır. Onlara aksi eylemlerdeyseniz, vay canınıza!
Arka kapakta bir bölümüne yer verilen tatlı bir öykü Musul'da Bir Göl, gerillalardan bahsediyor, onların acı sonlarından. Geride tek kalan olmak bir yandan yakarken... Bir aşk kıskançlığı bu kadar mı güzel dile getirilir? "Ben Metin'e üzülüyordum habire. Bu kız onu üzecekti. İstiyordum ki ben üzüleyim. Metin unutsun Hülya'yı, ben seveyim..." Arkadaş dediğin böyle olur tabii.
Alamancının memlekette yalnız kalmış, kırılıp dökülmüş çocuğunu anlattıktan sonra, hayalindeki örgütü kurduruyor kahramanlarına Büke. Symrna Birleşik Direniş Cephesi'nin Üyeleri: Yoksullar ve Açlar, Sokak Köpekleri, Bidon Kedileri, Evlerinden Sürülmüş Kürtler ve Çingeneler, Türkler ve Tek başına Kalmış Madam Pi, Eşcinseller ve İki Çeşmelik Zencileri... Eylemlerini kitapta bulabilirsiniz, hatta örgüte katılabilirsiniz...
Aslı için yazılmış Tanrı Zar Atmaz öyküsünde iki pil etrafında zincirleme oluşan kriminal olaylar ve durumları içlenerek okuyorsunuz. Hiçbir karaktere, iğrenç bulsanız bile, her nasılsa kızamıyorsunuz.
Açlıkla ilgili acıklı bir öyküden sonra soluk soluğa Mısır'da Cuma'ya konuk oluyorsunuz. Taş döşeyen işçilerin düşlerini gösteriyor size Büke. Patronun son nefesine tanık oluyor bir çalışan diğer öyküde. Çok değil Azrail gelmeden biraz öncesinde bile patrondan paparayı yemiştir.
Pazar torbalarını taşıyıp üç kuruş kazanan biriyle, ölen annesinin tekerlekli sandalyesiyle ona yeni yöntemler geliştiren bir diğer kahramanın hallerini ise üzülerek okuruz. Ama yine de umut saklıdır bir yerinde.
Soğuk ve Toz Zerrecikleri'nde işkenceci komiser olağanüstü bir soğukla kırılan dünyada, kente kadar inen kurtların saldırısına uğrar.  Diğer sayfada çocukların bir merhumun rugan pabuçlarına dair planları ve planların değişmesini o muzip tavırla okurken bulursunuz kendinizi. Hırsızlık yapılsın diye neredeyse alkış tutarsınız okur olarak.
Peki bankanın bekçisi karga olursa ne olur? Biz kargadan yanayız ama banka müdürü hiç de öyle değildir.
Yine işsizlik ve devamında açlık tekrarlanıyor ama kendi tarzıyla, içten, masalsı anlatıyor bunları Büke. Hem çarpılıyorsunuz hem de sarsılarak sindiriyorsunuz metinleri. Fazla söze gerek kalmadan, zaman zaman büyülü gerçekliğin kucağında geziniyorsunuz, masalcı nineniz sizi uyuturken düşündürüyor.
Bira şişelerini satıp karın doyurma derdine düşmüş onurlu küçük insanlar. İşini kaybedince uçuk hayaller kuran insanlar, kedilerini besleyen kadınlar. Hepsi tanıdık ama bir o kadar da bizde merak uyandıran yanları var.
"Reşit, Melek, Nevriye, Yarım Kulak. Dört 'sıfır' bir etti de sarılıp uyudular birbirlerine."Yoksullar ve sokak hayvanları aynı kaderi paylaşınca "bir" olabiliyorlar.
"Bulutlar kadar üzgünüm. Annem gitti çünkü." Şimdi kırkıncı doğum gününü kutlayan bir çocuğun itirafıdır. Kimin üzüntüsü buluttan daha çok olabilir ki? Maceracı bir dedesi vardır ama. Yaptığı soygunlardan kazandığı paralarla Fil Bahadır'ı rüşvetle İzmir Hayvanat Bahçesinden satın almıştır vaktiyle. Öykü kahramanımızın fille ilgili duygularını okuyunca kahkahayı patlattım: "Bahadır çok fena sıçıyordu yalnız. Rüyalarıma giriyordu." Gidenler ve Bulutlar' adını verdiği bu öyküyü kendime edindim: okur bencilliği.
Babasının gördüğü resmi işkence yüzünden, annesi kriz geçirip ölen Zahit'in Tanrıyla olan yazışmalarına tanık oluyorsunuz. Kitabın sağda kalan sayfaları azalmış, içinizi çaresiz kahramanları yalnız bırakacaksınız duygusuyla bir hüzün kaplamıştır bile. Öyle ya, yazılmamış ve okunmamış şeyleri kimse fark etmemiştir. Onlar daha bir kayıptır; daha bir kimsesiz.
Akıl hastanesine yatırılmış emekli edebiyat öğretmeninin orada bile kedi istemesi gülümsetiyor. İlaç dozları arttıkça anlattıkları renkleniyor.
Yara ve Kabuk insanı sakin sakin bir dehşete götürüyor. Kader mahkûmu, dehşet senaryosunun faili ve mağduru iki kadın her şeyden kaçarlar en sonda. Birbirlerine sığınırlar. "Yara yaraya benzedikçe kabuk tutar" çünkü.
Vampirle Görüşme'de yaratılmış Avrupalı vamp kadın, kötü gibi gözüken ama iyilik yapan biridir. Argo konuşur. Türkçe konuşur. Bakkaldan şokella ister. Ürkmüş bakkala:"Veresiye sanma. Hacılıyorum. Tamam mı cicim?"diyebilecek kadar racon keser. Sertçe dönüp çıkar. Öyküdekilerle siz, birlikte şaşırırsınız.
Sonuncu öykü iki militan kadın üzerine: Birbirlerine âşık iki kadın. Öykünün adında geçen Rama şu fantastik bilim kurgu serisinden midir yoksa Ramallah'ın kısaltması mıdır? Bilemedim. Bilmeli miyim, o da ayrı! Sonuçta bu kadınlar mücadelenin içindeler ve savaş devam ediyor...(HT/NV)
* Ahmet Büke, Ekmek ve Zeytin, Öykü, Can Yayınları, 134 Sayfa.

25 Mart 2012 Pazar

Yaşam Yorgunu ya da Yorgun Yaşamlar


                               
Yürürken sanki dünden sıkı bir dayak yemiş gibi bir yerleri acıya acıya giderdi. İçin için kızardım birlikte yürüyorsak, bu kadın niye böyle yürüyor diye? Hatta arızalı bir belim ve hafif bir aksamam olmasına rağmen ben hep ondan daha hızlıydım. Canım yansa da önce işimi bitirmem gerekliydi sonra gelirdi diğer şeyler.

İnsanları tanıdıkça bedensel oluşumları ve hareketlerinin, yaşamın onlara sundukları ve yaşamdan beklentileriyle ne kadar ilintili olduğunu anlıyorsun. Annesiyle babası küçücük yaşta ayrılınca ordan oraya sürüklendi Kezban. Hiçbir insan ona güven vermedi. Hep ama hep gidiciydi kaldığı yerlerden diğer kardeşleriyle birlikte. Oturduğu sofralarda hep doyurulması gereken fazladan boğazdı. Üç kardeşten biriydi hani tek de değildi. Üç taneden fazla köfte yiyemezmiş. Anlamamış, afallamıştım duyanda. Et sevmediğinden mi? Hayır, üvey annesi hiçbir zaman fazlasını tabağına koymadığından. Şartlanmıştı.

Kezban’ın annesi babasından boşandıktan sonra çocuklarıyla görüştürülmemiş, hatta ikinci eşi tarafından çocuksuz olarak tanıtılmıştı yeni aileye. Yıllar sonra bir bir varlıkları ortaya çıkmıştı. Yok sayılmak ne kadar katılaştırırdı bir evladın/annenin yüreğini? Bir anne çocuklarıyla nispet yapar mı? Maddi sıkıntılarla yoğrulmuş, sonradan durumları iyiye gidince de eskisinden daha cimri olmuştu. Çocukları bir şeyler istediğinde “Çalışsın alsın.” diyordu. Para biriktirmek temel amaçtı artık. Tek dost para olmuştu yıllarla. Çocuklar kendilerini düşünüyorlardı, onu düşünen yoktu. Hep istiyorlardı, vermekten haberleri yoktu. Ben kızıverince “Onlara bakmakla yükümlüyüz, onların tercihi değildi dünyaya gelmek. İhtiyaçlarını karşılamak zorundayız olanaklarımız ölçüsünde. Üvey annene kızıyordun, nasıl böyle düşünürsün?” yelkenleri suya indiriveriyordu. Karşısında parlayan biri olunca da süt dökmüş kedi gibi olması, ayrıca üzücüydü.

Ben pilavın birine koktuğunu onda gördüm. Şaşırdım hani, pilav en fakir sofrasında bile pişirilen bir yiyecekti. Hani öyle kebap, pirzola gibi gündelik olmayan şeyler için bu durumu normal sayardık ama pilav, alelade pirinç pilavı! Akıl edip bir tabak ikram edememiştim de sonra hem ona hem kendime kızmıştım. Eh, çok canı çektiyse bir ölçü pişirsin diye düşünmüştüm. Evinde pirinç mi yoktu?! Sonradan kendime kızdım, kim bilir pilavla ilgili bilmediğim ne anısı vardı da illaki başkasının ki kokuveriyordu işte.

Eş seçimleri korkunun etkisiyle midir Kezban gibilerin? Maçonun önde gidenini bulurlar ne hikmetse, güçlü görünümleriyle sığınacakları dulda gibi olduklarından herhalde. Şikayet edip dururdu bana eşini, zaman zaman haksız olduğunu düşünsem de, kadınların tarafında yer almak gelenektir bizde. Bence bu tür kadınlar önceleri gösterdikleri özverilerle sonradan eşlerini ezecek kozlar biriktirirler. Yokluğa, ilgisizliğe hatta belki aldatılmaya boyun eğerler ve yaş kemale erince adamları ezim ezim ezerler. Bu durum Kezban’da da hortlamaya başladı. Kronik, sinirsel bir hastalığa yakalanınca etrafındaki herkese çatmaya ve intikam almaya başladı sanki. Yıllarca boşuna annelik yapmaya çalışmış kayınvalide bile istenmiyordu artık. Maço oğlunun duyarsızlıklarını kayınvalide allem edip kalem edip hep affettirirdi gelinine. Şimdi duyarlı oluvermişti adam, kim bilir kaç vakte kadar kayınvalideye ihtiyaç yoktu?

Pazardan dönerken gözlemliyorum onu. O önden ben arkadan gidiyoruz bu sefer. Eskisinden de ağır gidiyor. Yetişince selam veriyorum. Yüz ifadesi gergin, mutsuz, yorgun. Artık eşi doğum gününde takılar alıyor. Küçük çocuğunu okula kalkıp eşi gönderiyor. Kimse ondan bir şey beklemiyor iş anlamında. Neden gergin olduğunu merak ediyorum: Geçmişin artıkları yakasını bırakmıyor. Bir türlü halleşemiyor, helalleşemiyor hiç biriyle. Benim sözlerim de artık kâr etmiyor ona. Hatta tersliyor beni. Çözüm; artık kaprislerin dozunu arttırmak mı? Bıktırmak mı çevredeki insanları? Yaşamın yorgunluğu böyle çıkar mı? Başkalarına yaratacağın yorgunluk sana dönmez mi Kezbancım? Yoruluyorum dinlerken son gelişmeleri(!): Kayınvalidenin beyninde tümör varmış. Bir hafta sonra damadı ameliyat ettirecekmiş. Ziyaretine başka kente gidecek ya, masraf! Küçük oğlanın zayıfları varmış. Büyüğün biri okulu uzatmış. Ortanca devamlı para istiyor. Adamın işleri azmış. Kriz malum.
Görümcenin gelini kaçmış...Kavga mı ne etmişler……….
Eltisinin………….
Kızkardeşşşşşşşşşşşş…………………………………………intihar teşebbüsünde………..
kim????????????????????

Kaçıyorum bir yolunu bulup………..Bütün kadınlar kadar yorgunum……

Hanife TÜRKSEVEN
İzmir- 2008

NOT:Sosyal Hizmet Uzmanı Sitesinde yayınlanmıştır.

29 Şubat 2012 Çarşamba

"Handokoka çe Mora"*

                                                                             Altuna Mamika'nın anısına saygıyla

Annem her zamanki hantal yürüyüşünden bir anda sıyrılıp patika yolun aşağısına, göz gözü görmeyen sisin içinden, dikenlerin arasına daldı. Benim yorgunluk sızıldanışlarım onu kaçırdı diye düşünmüştüm. Annem, şimdiki aklımla baktığımda çocuk avutmaktan sıkılan biriydi. Ama bazı çocuk yanlarıyla da oldukça eğlenceliydi. Yayla yolundaydık. Sıkı bir yürüyüşle beş saat sürüyordu yayla köyden. Henüz araba yolu yoktu şimdiki gibi. Sekiz dokuz yaşlarında bir çocuk için dayanılmaz yorucuydu bu tırmanış.

Önce çişini mi yapacak acaba diye geçirmiştim aklımdan. Sonra da görüş mesafesini iki metreye indiren sisin içinde bir ürküntüyle seslenmiştim. “Anne, anneeee!” diye bağırırken bir yandan da köydeki çocukların anneme “anne” dediğim için benimle alay ettikleri aklıma gelmişti birden, susmuştum sonra. Ortalıkta in cin top oynuyordu, hatta bu siste onların bile oyunlarını iptal etmiş olmaları gerekirdi. Bense birilerine alay konusu olurum diye, popomda soğuğunu hâlâ duyumsadığım bir kayaya dayanıp sessizce beklemeye koyulmuştum. Nasıl olsa çıkar gelirdi annem sisin içinden.

Sis yüzüme değdikçe demliğin kapağı gibi damlalar birikiyor, durup durup yenimle siliniyordum. Giysilerim ağırlaşmış, annemin aldığı, adına yazlık denen plastik pabuçların içindeki ayaklarım vıcık vıcık olmuştu. Ter ve nem karışmış, dinlendikçe ayaklarım soğumaya başlamıştı. Annemin giydirmek istediği pamuklu çorapları reddedip ponponlu beyaz çoraplarımı giydiğim için çoktan pişman olmuştum. Ama bu çoraplar beyaz yazlıklarla çok güzel oluyordu. Pötikareli eteğimin altına da gidiyordu. Annem bazen çok inatçı olurdu. İçime temmuz sıcağında kollu fanila ve uzun don giydirmişti. Sis bastırınca yanına aldığı kırmızı hırkamı giydirdiğinde gerçi hiç direnmemiştim. Ama yine de hoşnut olduğumu anlamasını istememiştim, onun haklı çıkması misket oyununda iki misket birden kaybetmek gibiydi.

Bir yandan da yayla nasıl bir şey diye merakım iyice kabarmaktaydı. Yaylada annemin “Mamika” dediği babaannesi vardı. Mamika’yı tanıyordum az çok, önceki tatillerin birinde görmüş olmalıydım. Bana göre o kadar yaşlı bir kadındı ki yayla yolunu nasıl çıkmıştı aklım bir türlü almıyordu. Hele bundan sonra iki saatlik yol olduğunu ve bittiğimi düşünürken bu Mamika’nın olağanüstü yetenekleri olduğuna çoktan karar vermiştim.

Korku sisin çöküşü gibi ani bir hızla çöreklendi ellerime, kollarıma bir ünleyişle: “İiii hiii! huuuuu huuu!” gibi bir kadın çığlığı sisi yarıp önümde patladı sanki. Annem de yok hâlâ! İnsan sesi beni sakinleştireceğine iyice tedirgin etmişti. Boğazım kurumuştu. Yüreğim o gün, o an yerini terk etmezse bir daha etmeyecekti, bundan adım gibi emindim.

Annem sisin içinden çok sevdiği o kırmızı yeleğiyle gittiği yerin tam tersi bir yönden doğuvermişti. Elinde kocaman bir yaprakla, şimdiki gözlerimle tropik bir ağacın yaprağıymış gibi gepegenişti. İçinde kırmızımsı ahududu ve siyah böğürtlenler, burnumun altına uzatıvermişti. Ölesiye korktuğumu anlamış ama sarılıp sakinleştireceğine önüme meyve uzatmıştı. “E kayisane e foveses?”** diye sormuştu sonunda Rumca. “Yok” dedim. Ben çok cesurdum, öyle kandırırlardı beni çocukken. Özellikle annem. Babasız çocuk yetiştirmek kolay değildi. O halde erkek gibi yetiştiriyordu beni. Yani cesur, yani dürüst, yani yani…

Bu ünleyişler bir haberleşme yöntemiydi siste. Dere şırıltısının eksik olmadığı, sesin yayılmasına izin vermeyen engebelerde Güneydoğu’nun zılgıtına benzer bir seslenişti işte. Annem beni yine şaşırtmış, o da bu ünleyişe biraz daha farklı bir şekilde yanıt vermişti. Göz gözü görmezken, “Fahriye ile Elmas da yoldalar, onlar da yaylaya gidiyorlar.” demişti de bön bön bakmıştım. Annemden bu kadar beceriklice bir davranış beklememiştim. Annem mektuplarını bana yazdırır, kentte adresleri bana sordururdu. Bazen bildiği bir fiyatı bile bana yeniden okutturur, bu yüzden satıcıların önünde utandırırdı. Onun benim gibi kentte büyüdüğünü sanırdım herhalde. Bu kendine güvenen hali, bu dağ başında kaşla göz arasında meyve bulan komando edası bana çok yabancı gelmişti. Bildiğim tek şey bu annem daha eğlenceliydi. Toprağın altında su damarını bulmuş çöldeki ağaç örneği birden yeşermişti annem.

“Aaa! Anne, ne bunlar? Hem de yıkamışsın.” demiştim çığlıklar susup haberleşme tamamlanınca. Annem, “ Handokokas çe mora” demişti. “Böğürtlen ve ahududu” olduklarını yıllar sonra öğrenmiştim. “Yıkamadım, sisin çiyi o.” diye eklemişti sonra Türkçe. O öyle dese de ben üzerindeki damlacıklardan yemin edebilirdim yıkanmış olduklarına. Hoş, yıkanmamış olsalar da yiyecektim ya neyse…

Sırtına bir iple bağladığı lacivert ve mavi tonlarında çizgili, içinde azığımızın olduğu pazar çantasını bir hamlede indirmiş; ekmek, tereyağı, peyniri eski gazete kâğıdının (benim okuma merakım bu gazeteler yüzündendir) üstüne yerleştirivermişti. Ben annemin hediyesinden çok etkilenmiştim; önce koyu renkli olanı, yani handokokalarımı tatmıştım. Çok güzel tatlılığı ağır basan bir mayhoşlukta idiler. Morlar daha ekşiceydi. Ama annem çok tatlıydı. Eski kalın hırkalara palan derdi annem ve hep yanında bulundurduğu bir tanesini yere serip bana “Yat biraz, Fahriye ile Elmas bize yetişene kadar.” demişti. Uyuduğuma hâlâ inanamam. Annem kendi peştemalını da bana örtmüştü; ancak uyandığımda fark etmiştim.

Cıvı cıvıl, yarı Türkçe yarı Rumca konuşan kadın sesleriyle uyandım. Şakalaşmaları güzeldi; ama benim şehir çocuğu olduğumu bana hissettiren konuşmaları için için kızdırmıştı beni. Annemden genç bu iki kadınla geri kalan yayla yolunun çoğunu bir hamlede çıkmıştık.

Sis artık bir deniz gibi iki dağın arasında kalmıştı. Buhar banyosundan sonra güneş banyosuna çıkmak gibiydi yürüyüşümüz. İlk önce ısındığım için hoşuma giden güneş artık gözlerimi acıtıyordu. Aklım aşağıda kalan sis denizinde, yukarı yürümek zorundaydım. Sanki atsam kendimi bu bulutumsu şeyin üstüne, üstünde durabilecekmişim gibi gelmişti, kılıfı olmayan pamuk bir döşekteki gibi. Anneme böyle bir şey söylemişim sanırım. Bu bir gaftı elbet, her şeyi alay konusu yapabilen yol arkadaşlarımıza karşı. Kadınlar bunu da fark edip kıkırdamışlardı. Onca yolun yorgunluğu hiç mi etkilememişti onları?

Bir oyunun son perdesinde, nefesler tutulmuş, final sözlerini söyleyecek oyuncuyu görme arzusu gibiydi, son beş yüz metrelik yaylanın en yokuş yerini tırmanmamı sağlayan: Mamika. Bizi görünce sevincinden ağlamıştı o da. Bana bakıp bakıp annemle gurur duyduğunu anımsatan şeyler söylüyordu. Annemin idolüydü anlıyorum şimdi. Bunca medyatik kimliğin olmadığı dönemlerde insanlar çevrelerindeki insanlara öykünürlermiş besbelli.

Yere paraleldi Mamika’nın üst bedeni. Tanıdığımda öyleydi ve hiç dik durduğunu görmedim. Onun için o beyaz örtünün altındakinin Mamika olduğuna hiç inanmadım. Oğlum sekiz aylıktı biz o örtünün altındaki dümdüz bedenin siluetine bakarken ve oğlum Mamika’nın kaşlarıyla bana gülümserken anlıyorum ve inanıyorum ölmediğine yeniden, yeniden.

Mamika’m, Mamika’m! Bana, İsviçre çikolatalarına bile burun kıvırırken “kesme şeker” veren Mamika’m. Çünkü eve gelen çocuk boş gönderilmezmiş değil mi, Mamika’m? Kurtuluş Savaşında Ruslardan danasını zorlukla kaçıran Mamika’m. Bu korkusunu dişsiz, buruşuk ağzıyla anlatırken on dört yaşında bir genç kız oluveren kara Mamika’m.

Otuz beşinde dul kalmış, altı çocuk büyütmüştü. Tek kız çocuğu erken ölünce, Mamika annemi, ilk torununu yani, kızıymışçasına bağrına basmıştı. Annem en çok da onun yanında mutlu ve güvenliydi. O yayla yolu onun için öyle güzelleşmişti. Annem Mamika’nın ona bellettiği dikenlerin arasından bana gösteremediği sevgisini toplamıştı bir bir.
Bana böğürtlen demeyin, ahududu demeyin! Annem oluveriyorlar birden! En çok da Mamika! Zaten oralardakiler gibi sisten yıkanmış da değiller!… Yemiyorum işte…

İzmir
28.12. 2009

* Böğürtlen ve Ahududu (“Handokoka”daki “h” Arapçadaki hırıltılı h gibi okunur.)
**“Ünlediler, korktun mu?” (“Foveses”teki ilk “s” peltek s’dir.)
KIYI KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT Dergisinde yayımlanmıştır...