12 Şubat 2014 Çarşamba
Portakal Kabuklu Kek
Normal Şartlar Altında(NŞA, hey gidi günler, kimyada böyle derdik değil mi?) kek pek sevmem, havuçlu-cevizli gibi tok tutanlar dışında tabii. Soyup kabuklarını attığımız portakalları yerken hep içim cızlar, o kabukların şifa deposu olduğunu bilirim. Fakat reçelini hiç denemediğimden, bir türlü elim o işe varmadı. Yıllar öncesinde portakal kabuklu kek yapmışlığım vardı. Geçenlerde güzel de bir kek kalıbı satın aldığımdan, en azından birkaç portakalın kabuğunu değerlendireyim diye kolları sıvadım. Yemeseniz bile kokusu harika oluyor. Yanında meşhur yeşil mercimek salatamı ekleyerek bir "gün"ü atlatabilirsiniz. Reklam yaptım :): Yeşil mercimek salatası bütün siyasi, sosyal ve kültürel yazılarımın önüne geçip bloğumun yıldızı olmuştur. Hak ediyor yani...
Malzemeler:
-3 yumurta
-1 su bardağı şeker
-1 su bardağı sıvı yağ
-1 su bardağı yoğurt
-2 portakalın kabuğu rendelenecek(zevke göre daha az veya çok yapabilirsiniz ama çok kabuk keki acılaştırabilir, dikkat!)
-1 paket kabartma tozu, 1 paket şekerli vanilya
-Akışkan ama çok sulu olmayan hamur elde edecek kadar un(ben kepekli unla yaptım)
Sizi bilmem ama ben keki hâlâ tel çırpıcıyla yapanlardanım. Mikseri niye aldık diye soran koca kişisine uygun yanıt bulamadım. Böylesi daha lezzetli oluyor diyerek, mutfakta geçirdiğim uzun zaman dilimlerini silah olarak kullandım. Buna deneyim diyorlarmış genel olarak. Yumurtaları kırıp üzerine şekeri ekliyoruz. Şeker eriyene kadar çırpıyoruz. Burada koca kişisinden destek alındığından, uygunsuz sorularla muhatap olunmuştur. O yüzden siz mikserle yapın en iyisi. Sonra yoğurt, yağ eklenir. Biraz daha çırpılır. Un, kabartma tozu ve vanilyayı aynı anda harca eklerim ben. Böyle daha iyi kabardığını düşünürüm. Fakat unu azar azar ekleyin, bu esnada portakal rendelerini de hamura yedirin. Önceden ısıtılmış 170-180 derecelik fırında 25 dakikada bilemedin daha az, olmadı daha çok(ben bilmiyorum ki sizin fırının kapasitesini) sürede kek hazırdır.
Keki kürdanla bir dürterseniz ve kürdan temiz olarak çıkarsa pişmiştir işte.
Afiyet şeker olsun.
Bambolika in the Kitchen again...
22 Aralık 2013 Pazar
Laz Lahanası Sarması
Aslında kara lahana olarak bildiğimiz lahanaya ismi lazım değil bir market böyle bir isim vermiş. Hoşuma gitti aldım; hem lahana hem de isim. Yarım kilo kıyma da aldım. Çünkü bu lahana sarmasını etli yapmak daha iyidir. Zeytinyağı yakışmaz gibi gelir. Hatta bizimkiler içine bir kaşık tereyağı da atarlardı yanılmıyorsam.
Malzemeler:
Bir kişilik bu tarif, sadece kendime yaptım işte:)
Bir kişilik bu tarif, sadece kendime yaptım işte:)
1. Bir kilo Laz lahanası
2. Bir buçuk su bardağı kadar kırık pirinç
3. 300-400 gram kıyma
4. İki baş soğan(ince kıyılmış)
5. Biraz sıvı yağ
6. Kıyılmış bir tutam maydanoz ve baharatlar; nane, pul biber, karabiber, kimyon, tuz.
7. Birkaç kaşık salça
Yaprak kısımlarını saplarından kopardığımız kara lahanaları kaynar suya atıp birkaç taşım haşlıyoruz. Çıkarıp hemen buz gibi suya atarsanız tam haşlayın, değilse az çiğken alıp kenarda suyunda bekletirim ben bazen. Birinci seçenekte koyu yeşil oluyor yapraklar. Zevk meselesi...
İçi çiğden hazırlıyorum ben. Yıkayıp ılık tuzlu suda biraz beklettiğim pirinçlerin içine malzemeyi ekliyorum ve yoğuruyorum biraz. Şu ince plastik eldivenlerden takmak çok yararlı oluyor. Yoksa ellerde iflah olmaz o soğan kokusuyla dolaşmak var. Sonra yapraklar büyükse orta damardan ikiye bölüp yaprakları sarmaya başlıyoruz. Külah gibi de yaparlar bizim oralarda ama ben üzüm yaprağına benzer bir şekilde sararım.
Sarmaları tencereye dizmeden önce ayrıca salça ve sıvı yağdan bir harç pişirip biraz tencerenin altına biraz da üstüne dökersek daha lezzetli oluyor yemek. Sanırım bizimkilerin tereyağına alternatif bunu geliştirdim. İzmir'den bir komşum beyaz lahana sarmasını böyle pişirirdi. Ondan esinlendim sanırım. Esin perimi yani Mousa'mı anmazsan darılır sonra. Bu arada Antik kültüre aşinalığımı da iki sarma arası vereyim ki, gözlerimi iyice bozmama destek çıkmaya gönüllü Eski Yunanca bölümünde okumam bir işe yarasın.
Bir yanda kaynattığımız suyu sarmaların üzerine döküyoruz, sarmaların yüzeyini dört beş santim geçmelidir su. Çünkü pirinçler o suyu emecektir. Yemek gibi sulu seviyorsanız daha fazla su ekleyin.
Afiyet olsun.
Tencereyi ocağa vurmadan önce böyle gözüküyordu:
Bambolika misses the kitchen!
22.12.2013
Yaprak kısımlarını saplarından kopardığımız kara lahanaları kaynar suya atıp birkaç taşım haşlıyoruz. Çıkarıp hemen buz gibi suya atarsanız tam haşlayın, değilse az çiğken alıp kenarda suyunda bekletirim ben bazen. Birinci seçenekte koyu yeşil oluyor yapraklar. Zevk meselesi...
İçi çiğden hazırlıyorum ben. Yıkayıp ılık tuzlu suda biraz beklettiğim pirinçlerin içine malzemeyi ekliyorum ve yoğuruyorum biraz. Şu ince plastik eldivenlerden takmak çok yararlı oluyor. Yoksa ellerde iflah olmaz o soğan kokusuyla dolaşmak var. Sonra yapraklar büyükse orta damardan ikiye bölüp yaprakları sarmaya başlıyoruz. Külah gibi de yaparlar bizim oralarda ama ben üzüm yaprağına benzer bir şekilde sararım.
Sarmaları tencereye dizmeden önce ayrıca salça ve sıvı yağdan bir harç pişirip biraz tencerenin altına biraz da üstüne dökersek daha lezzetli oluyor yemek. Sanırım bizimkilerin tereyağına alternatif bunu geliştirdim. İzmir'den bir komşum beyaz lahana sarmasını böyle pişirirdi. Ondan esinlendim sanırım. Esin perimi yani Mousa'mı anmazsan darılır sonra. Bu arada Antik kültüre aşinalığımı da iki sarma arası vereyim ki, gözlerimi iyice bozmama destek çıkmaya gönüllü Eski Yunanca bölümünde okumam bir işe yarasın.
Bir yanda kaynattığımız suyu sarmaların üzerine döküyoruz, sarmaların yüzeyini dört beş santim geçmelidir su. Çünkü pirinçler o suyu emecektir. Yemek gibi sulu seviyorsanız daha fazla su ekleyin.
Afiyet olsun.
Tencereyi ocağa vurmadan önce böyle gözüküyordu:
Çiğken Laz Lahanası Sarması
Pişmişken Laz Lahanası Sarması(Pişirmese miymişim? Çiğken görüntüsü daha güzeldi...:)
22.12.2013
16 Kasım 2013 Cumartesi
Mantılı Bambolika Çorbası
Bu çorbanın aynından yapan mutlaka vardır ama ben yılların birikimi ve ağız tadımın hangi kombinasyona yatkın olduğundan hareketle, kendi ölçülerime göre bu işi yaptığımdan, benim adımla başlık açtım.
Birkaç aydır "genç" üniversiteli olduğumdan-genç kısmına gelince, ben Rektörümüz Erkan İbiş'in yalancısıyım; o, öyle yazan bir mail atmıştı kayıtlar sırasında- yemek yapmaya fazla vakit bulamaz olmuştum. Bu hafta sonu canım şöyle sıcacık bir çorba istedi ama doyurucu ve pratik de olmalıydı. O yüzden, hazır mantıyı çok aldığımız bir seferinde dondurucuya kaldırdığım kısmı aklıma geldi. Bilen bilir, mantı suyundan harika çorbalar çıkarılabilir. Dolayısıyla mantının kendisinden de. Aşure zamanı diye her yerde konserve nohut, fasulye ucuzlamışken, bari onlardan da alalım demiştik. Aşure yapacağımdan değil, fırsatçı bir tüketici olduğumdan. Neyse lafı uzatmayalım, çorbanın tarifini vereyim. Akşama yemek niyetine yapan olur belki.
Malzeme listesi:
1. Bir su bardağı mümkünse küçük bükülmüş mantı(benimkiler öyle değildi, her biri bir kaşık oldu)
2. Bir bardak haşlanmış nohut
3. Bir litre su
Terbiyesi için:
1. Bir yumurta sarısı
2. Dört kaşık yoğurt
3. Silme iki kaşık un
Sosu için:
1. Bir küçük soğan
2. Bir-iki diş sarımsak
3. Bir kaşık salça(ben acı biberli salça kullandım)
4. Nane
5. Bir kaşık tereyağı
Servis ederken üzerine limon ve maydanoz (isteğe bağlı)
Önce bir litre suyu tencereye alıp kaynatıyoruz. Sonra içine mantıları atıp pişiriyoruz. Nohutları da ekleyip bir taşım daha kaynattıktan sonra, diğer yanda malzemelerini iyice çırpıp krema haline getirdiğimiz terbiyeye biraz su ekliyoruz. Üstüne kaynayan suyumuzdan yarım kepçe ilave edip iyice karıştırıp bunu tencereye döküyoruz. Bu aşamanın esprisi çorbanın hep hareket halinde olmasıdır yani kolumuza kuvvet kaynayana kadar karıştıracağız. Çorbanın kıvamı bu aşamada kendini belli eder. Çok koyu olduysa kaynar su ekleyebilirsiniz.
Sosu başka bir gözde pişirip bu son aşamada çorbaya dahil ediyorum. Ama dilerseniz bunu örneğin çorbayı bugün yaptınız ama yarın yiyecekseniz, son anda yapıp üzerine dökebilirsiniz. Taze kavrulmuş soğan-sarımsak kokusu sevenler için böylesi daha makbul oluyor. Belki içinde mantı olduğundan, mantı yemeğiyle benzerlik oluyordur. Bilmem?
Benimki görüntü olarak şöyle bir şey oldu. Bir kasesi öğlen yemeğini atlatmaya rahat rahat yetiyor. Pişirdiyseniz afiyet olsun! Amanin kaçtım ben, Pazartesi Homeros Destanları sınavım var.
Bambolika in another Kitchen
16.11.2013
28 Eylül 2013 Cumartesi
BOĞALAR DİLE GELSE
Boğa güreşlerindeki boğalar dile gelse acaba şöyle mi derlerdi?: "Hey dostum, o çaputla beni aldatma, sırtıma o mızrakları saplama, beni kırk kişi hırpalayıp sonra kılıçla işimi bitirmeyin, sıkıysa teker teker gelin, mertçe, benim gibi çıplak bedenle dövüşün!" Boğalar, insan fitneliğine akıl sır erdirebilseler zaten bu güreşler hiç olmazdı ya, neyse.
Benim derdim başka... Ben Avrupa Birliğinin bünyesinde, bunca insani ve hayvancıl yasa varken, bu güreşlere hâlâ nasıl izin veriliyor onun sorgulamasındayım? Elbette her şeyi kurumlardan bekleyemeyiz, insanların bu tarz ilkel eğlence anlayışlarına prim tanımaması da önemli.
BOĞA GÜREŞLERİ ve AB
Sosyal medya ile haşır neşir olan çoğumuz bu fotoğrafı görmüştür. Benim içinse son yıllarda gördüğüm en etkili resimdir. Resmin sözde öyküsünü okuyunca daha bir duygulandım. Matador bu boğa güreşi sırasında, boğanın gözlerindeki masumiyeti görüp yaptığı şeyden utanç duymuş. Bu işi yapmayı bırakmış ve boğa güreşlerine karşı bir aktivist olmuş. Adı: Alvaro Munera. Ne yazık ki başka kaynaklarda bunu yalanlayan haberler buldum.
Araştırdığımda boğa güreşi geleneğinin 1749'da İspanya'da bir boğa güreşi arenası inşa edilmesiyle başladığını öğreniyorum. Yıllarla seyircili ve kesin kuralları olan bir eğlence(!) olmuş. Elbette yanı sıra işverenleri, eğitimhaneleri, çalışanları ile bir sektör haline gelmiş. Başta İspanya olsa da Portekiz, Güney Fransa ve Latin Amerika'da boğa güreşleri halen düzenlenmektedir.
Güney Amerika'yı bilmiyorum ama günümüzde birçok insan bu güreşleri çok hunharca buluyorken, AB sınırları içinde hâlâ nasıl bu zalimliğe izin veriliyor sorusu takılıyor beynime? Bu sorumun iki yönlü bir yanıtı var. Güreşlerin gelenekselleşmiş bir ritüel olması ve turizme hatırı sayılır bir katkı yapmasından, dolaylı da olsa AB'nin destek verdiğini duyunca küçük bir şaşkınlık geçiriyorum. Kendime gelince araştırmaya devam ediyorum. Oysa incelediğimde AB'nin, Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesini de onayladığını gördüm. Buna göre:
"AVRUPA’DA HAYVAN HAKLARI, HAYVANLARIN KORUNMASI VE HAYVAN REFAHI İLE İLGİLİ YASAL ZEMİN
Hayvan hakları konusunda uluslararası düzeydeki en önemli metin, Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi’dir. Beyanname 15 Ekim 1978 tarihinde Paris’teki Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Merkezinde törenle ilan edilmiştir.
Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi, yaşayan bütün canlıların doğal haklara sahip olduğunun ve insanoğlu tarafından hayvanlara saygı gösterilmesinin, bir insanın bir diğerine gösterdiği saygıdan ayrı tutulamayacağının altını çizmektedir. Bu bağlamda, hayvanlara kötü muamele edilemeyeceği veya zalimane davranışlarda bulunulamayacağı, eğer bir hayvanın öldürülmesi gerekiyorsa, bunun bir anda, acısız ve korku yaratmaksızın yapılması gerektiği, bir insanın desteğine ihtiyaç duyan her hayvanın uygun beslenme ve bakımı görme hakkına sahip olduğu, hayvanlar üzerine yapılan fiziksel ya da psikolojik acı çekmeye sebep olan deneylerin hayvanların haklarının ihlali olduğu, vahşi hayvanların da yaşama hakkına ve kendi doğal çevrelerinde özgürce üreme hakkına sahip olduğu, ölü bir hayvana bile saygıyla davranılması gerektiği, hayvanların kendilerine özgü yasal statüleri ve haklarının hukuk tarafından tanınmak zorunda olduğu, hayvanların güvenliğinin koruma altına alınmasının devlet örgütleri düzeyinde temsil edilmesi gerektiği vb. gibi hayvan haklarına ilişkin temel ilkeleri ortaya koymaktadır.
Beyanname bu alandaki önemli adımlardan birisi olsa da, ilanından önce Avrupa’da hayvanların korunmasına ilişkin bazı ortak çabalar ortaya konmuştur. Uygulama alanı itibariyle daha geniş kapsamlı bir politika oluşturmak adına, bir bölümü Beyannamenin ilanından önce olmak üzere, Avrupa Konseyi tarafından çeşitli sözleşmeler imzaya açılmıştır..." bilgisine ulaşıyorum. Peki boğalar bu "hayvan" kategorisine girmiyor mu acaba?
Zaten güreş denilen şey, iki birbirine yakın güç arasında olmaz mı? İnsan insana güreşilirken bile kiloların denk olması gerekirken, neyin içinde olduğunun farkında bile olmayan bir boğa ile güreşmek(!), insani bir davranış olarak algılanabilir mi? Hele de hayvanı aldatmalar, sırtına diri diri şiş saplamalar, bence hayvansever bile olmak gerekmiyor bu mezalimi görmek için.
Dileyenler youtube gibi kaynaklardan boğa güreşlerini izleyebilir. Elbette yürekleri buna dayanabilirse...
Bambolika
28.09.2013
Benim derdim başka... Ben Avrupa Birliğinin bünyesinde, bunca insani ve hayvancıl yasa varken, bu güreşlere hâlâ nasıl izin veriliyor onun sorgulamasındayım? Elbette her şeyi kurumlardan bekleyemeyiz, insanların bu tarz ilkel eğlence anlayışlarına prim tanımaması da önemli.
BOĞA GÜREŞLERİ ve AB
Sosyal medya ile haşır neşir olan çoğumuz bu fotoğrafı görmüştür. Benim içinse son yıllarda gördüğüm en etkili resimdir. Resmin sözde öyküsünü okuyunca daha bir duygulandım. Matador bu boğa güreşi sırasında, boğanın gözlerindeki masumiyeti görüp yaptığı şeyden utanç duymuş. Bu işi yapmayı bırakmış ve boğa güreşlerine karşı bir aktivist olmuş. Adı: Alvaro Munera. Ne yazık ki başka kaynaklarda bunu yalanlayan haberler buldum.
Araştırdığımda boğa güreşi geleneğinin 1749'da İspanya'da bir boğa güreşi arenası inşa edilmesiyle başladığını öğreniyorum. Yıllarla seyircili ve kesin kuralları olan bir eğlence(!) olmuş. Elbette yanı sıra işverenleri, eğitimhaneleri, çalışanları ile bir sektör haline gelmiş. Başta İspanya olsa da Portekiz, Güney Fransa ve Latin Amerika'da boğa güreşleri halen düzenlenmektedir.
Güney Amerika'yı bilmiyorum ama günümüzde birçok insan bu güreşleri çok hunharca buluyorken, AB sınırları içinde hâlâ nasıl bu zalimliğe izin veriliyor sorusu takılıyor beynime? Bu sorumun iki yönlü bir yanıtı var. Güreşlerin gelenekselleşmiş bir ritüel olması ve turizme hatırı sayılır bir katkı yapmasından, dolaylı da olsa AB'nin destek verdiğini duyunca küçük bir şaşkınlık geçiriyorum. Kendime gelince araştırmaya devam ediyorum. Oysa incelediğimde AB'nin, Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesini de onayladığını gördüm. Buna göre:
"AVRUPA’DA HAYVAN HAKLARI, HAYVANLARIN KORUNMASI VE HAYVAN REFAHI İLE İLGİLİ YASAL ZEMİN
Hayvan hakları konusunda uluslararası düzeydeki en önemli metin, Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi’dir. Beyanname 15 Ekim 1978 tarihinde Paris’teki Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Merkezinde törenle ilan edilmiştir.
Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi, yaşayan bütün canlıların doğal haklara sahip olduğunun ve insanoğlu tarafından hayvanlara saygı gösterilmesinin, bir insanın bir diğerine gösterdiği saygıdan ayrı tutulamayacağının altını çizmektedir. Bu bağlamda, hayvanlara kötü muamele edilemeyeceği veya zalimane davranışlarda bulunulamayacağı, eğer bir hayvanın öldürülmesi gerekiyorsa, bunun bir anda, acısız ve korku yaratmaksızın yapılması gerektiği, bir insanın desteğine ihtiyaç duyan her hayvanın uygun beslenme ve bakımı görme hakkına sahip olduğu, hayvanlar üzerine yapılan fiziksel ya da psikolojik acı çekmeye sebep olan deneylerin hayvanların haklarının ihlali olduğu, vahşi hayvanların da yaşama hakkına ve kendi doğal çevrelerinde özgürce üreme hakkına sahip olduğu, ölü bir hayvana bile saygıyla davranılması gerektiği, hayvanların kendilerine özgü yasal statüleri ve haklarının hukuk tarafından tanınmak zorunda olduğu, hayvanların güvenliğinin koruma altına alınmasının devlet örgütleri düzeyinde temsil edilmesi gerektiği vb. gibi hayvan haklarına ilişkin temel ilkeleri ortaya koymaktadır.
Beyanname bu alandaki önemli adımlardan birisi olsa da, ilanından önce Avrupa’da hayvanların korunmasına ilişkin bazı ortak çabalar ortaya konmuştur. Uygulama alanı itibariyle daha geniş kapsamlı bir politika oluşturmak adına, bir bölümü Beyannamenin ilanından önce olmak üzere, Avrupa Konseyi tarafından çeşitli sözleşmeler imzaya açılmıştır..." bilgisine ulaşıyorum. Peki boğalar bu "hayvan" kategorisine girmiyor mu acaba?
Zaten güreş denilen şey, iki birbirine yakın güç arasında olmaz mı? İnsan insana güreşilirken bile kiloların denk olması gerekirken, neyin içinde olduğunun farkında bile olmayan bir boğa ile güreşmek(!), insani bir davranış olarak algılanabilir mi? Hele de hayvanı aldatmalar, sırtına diri diri şiş saplamalar, bence hayvansever bile olmak gerekmiyor bu mezalimi görmek için.
Dileyenler youtube gibi kaynaklardan boğa güreşlerini izleyebilir. Elbette yürekleri buna dayanabilirse...
Bambolika
28.09.2013
21 Eylül 2013 Cumartesi
Bensiz Sen
Günlerce gecelerce yazsam, bu kadar güzel diyemezdim bunu.
Zaten Üstat demiş, bana sizlerle paylaşması kaldı.
Hanife
21.09.2013
22 Ağustos 2013 Perşembe
Eleştirinin Geldiği Son Nokta
Eleştirmen-Değerlendirmen ve Berikiler
Aslında eskiden eleştiri ve değerlendirme yazılarını biraz anlamsız bulduğumu, yeri gelmişken itiraf edeyim. Elbette bunun cahillikle epey ilintisi var. Bir de eğitim sistemimizin katkısı... Yapılacaklar belliydi; klasik eserler ve benzerleri iyiydi ve okunmalıydı. Bu da bir çıkış noktası olarak fena değildi ama esas işin keyifli ve keşifli yanını es geçiyordu.
Klasiklerden farklı olan ve zamanla onlarla aynı sınıfa girebilecek eserlere ulaşabilmek için anladım ki eleştiri ve değerlendirme hatta iyi yazılmış tanıtım yazıları bile çok gerekliymiş. Çünkü artık kitap çok, vakit ve nakit azdı.
Eleştirmen ve değerlendirmenler(yeni sözcük türettim, umarım tutulur, tutun bu sözcüğü lütfen, sayın okurlar!), okuma serüvenimizde bize kılavuzluk ederler. Harita olurlar, bazen doğrudan elimizi tutan rehber... Bazen de serseri bir denizci gibi sadece maceralarını anlatırlar, okurun kendisi bunun içinden istediğini seçer alır.
Bu işin edebiyatın vazgeçilmezi olduğunu en öznel olanın, ben kendim için değerlendirme yapıyorum, yönlendirme, bilgilendirme yapmıyorum, yapmak istemiyorum diyeninin bile, bir kitabı seçerken okur üzerinde bir şekilde etkili olabilmesinden anlayabiliriz. Hatta ben en çok bu tarz samimiyeti severim. Arkadaşların birbirine, birbirlerini tanıdıklarından olsa gerek, kitap hakkında verdikleri küçük sufleler gibi olanı... Benim Adım Kırmızı(Orhan Pamuk)'yı alıp okumam, arkadaş çevremden birilerinin, kitapta o zamanlar ilgimi çeken minyatür ve bezeme sanatıyla ilgili şeyler olduğunu söyleyince gerçekleşti.
Eleştirmen ve değerlendirmenler üzerine yazmak istemem, son zamanlarda bir yazar kadın üzerine birçok değerlendirme, eleştiri, makale ve deneme diyebileceğim yazıları karşılaştırma şansı bulduğumda yaşadığım, bir nevi hayal kırıklığıyla oldu.
Baktım ki gerçekten her yiğidin yoğurt yeyişi ayrı. Eskiden beynimde oluşmuş eleştirmen, değerlendirmen imgelerine eklemeler, çıkarmalar yaptım. Klavyenin başına oturdum, sınıflandırmaya geçtim. Her alanda olduğu gibi bu alanda da sınıflar var, olmaz mı?
Kendimce bu işleri özellikle profesyonelce yapanları ikiye ayırdım: eleştirmen ve değerlendirmen. Değerlendirmen sözcüğü böylece türedi. İkisinin de son ekleri eril duruyor. Bu çevreler de epey eril gördüğüm kadarıyla. Önce bu değerlendirmen dediğimizi ele alırsak, sayfalarca, üşenmeden elindeki eserin niteliklerini anlatıp durur. Orada yazılanları kendi özgün ve bazen daha bilimsel, sanatsal sözcükleriyle bize yeniden verir. Yani eseri anlamamızı, üzerinde derinleşmemizi ve yoğunlaşmamızı sağlar. Tek sıkıntısı bazen gerçekten kendi yazdıklarının eserin edebi değerini aşması gibi bir risk ortaya çıkmasıdır. Bu en çok nitelikleri vasat bir eseri değerlendirirken oluyor. Bu türden yazıları önceden okuyup sonra anılan kitabı okuduğumda, değerlendirmeni okuyup kitabı okumayabilirmişim duygusuna kapıldığım olmuştur. Sadece bir duygu tabii...
Eleştirmenin işi biraz daha zordur. O gerekirse eserin eksik yönlerine de değinecektir ve hatta nasıl daha iyi yazılabilirdi diye yazara ayar verecektir. Yani niyeyse ona daha nesnel ve bilimsel bir rol biçtim ben. İşin doğası gereği eleştirmen ile değerlendirmenin çoklukla yolları kesişir. Fakat değerlendirmen bir akılılık edip sadece beğendiği eserleri ele alabilir. Klasikleşmiş, kült kitaplar her zaman üzerine yazılabilecek, olumlu değerlendirilmesinde hiç beis olmayacak eserlerdir. Tarih onları seçmiş, ayıklamış ve elimize vermiştir zaten. Onların edebi niteliğini aşmak gibi bir risk ise zaten yoktur. Yani bu işi sevdim ben, bu yola girebilirim bir gün. Çünkü aksi durumda olumsuzlukları görmek ve bunu olgun, dönüştürücü bir dille ifade etmek, her babayiğidin harcı değildir. Gördüğünüz gibi, ben şu anda eril bir dil kullanarak kendi feminist olmasını istediğim terminolojimi zora sokuyorum.
Bu işleri ciddiyetle yapanların dışında kalan amatörler, yağdanlıklar, iyi niyetli heveskârlar, bilmişler, sığlar, emeklilik hobisi olarak görenler, eş dost alış verişte görsüncüler, o yazmış benim neyim eksik diyen haset kumkumaları, param var, sözümü dinletirim diyenler, o benim yazdıklarıma değerlendirme yazmış, borcumu ödeyeyimciler diye giden epey kabarık bir liste var elimde. Bu tarz olanların bazılarını yine de okumayı severim. Çünkü onlar istemeden bazen eser hakkında bana gerekli ipucunu verebilirler. Bir de bu edebi kişiliklerin genellikle yazar olmak gibi ulvi bir idealleri ve kendilerine göre kriterleri vardır. İşte o kriterleri satır aralarında bulur bulur eğlenirim. Eskiden kızardım ama şimdi en büyük keyiflerimden oldu.
Fakat bu say say bitiremeyeceğim niteliktekiler, belki bir şekilde şeytanın bacağını kırıp bana göre iyi eleştirmen veya değerlendirmen olamaz mı? Olur elbet. Niye olmasın? Sonuçta niteliği, birikimi ve niyeti ne olursa olsun, emek verilen şeye, emekten dolayı saygılıyız, evvel Allah.
Bu arada, bu arenada bana göre üzücü şeyler olabiliyormuş. Tanıtım yazılarıyla ilgili şöyle bir şey duymuştum: Bir yayınevinde editörseniz, aslında iyi bir eleştirmen bile olsanız, normalde kalem oynatmayacağınız eserleri tanıtmanız(övmeniz) gerekebiliyormuş. O tür yazıları gördüğümde hep içim acır, anlarım ki işini korumak isteyen birisi tarafından yazılmıştır. Gazeteler ve dergilere de bu türden "sipariş değerlendirmeler" yazıldığını herkes biliyor. Bu durum ne yazık ki, parayı veren, bize akortsuz düdüğünü dinletir düşüncesine itiyor beni. Her alanda olduğu gibi bu "piyasa"ya dadanmış bu illetten kurtulmak için, bilinçli okura çok gereksinim var. Ama işte, kılavuzu karga olanın... atasözüne döndük mü gene?
Lakin vaktiyle yine, deneyim dediğimiz yaşadığımız olumsuzluklar aslında, demiş birileri. Kötü kitaplar da elimizden geçecek ki iyisinin değeri ortaya çıksın. Bazı kitapların görevi belki budur; mihenk taşı olmak.
Bambolika
20. 08. 2013
Önemsiz Not: Bu yazının hiçbir edebi veya bilimsel iddiası olmayıp sadece iç konuşmalarımdan dışa yansıyan bir kesittir. Daha uzundu; sizleri ve belki de kendimi sıkmamak için düşüncelerimin dışarı uzanan kısımlarını, saçlarım gibi kısa kesiyorum artık.
Aslında eskiden eleştiri ve değerlendirme yazılarını biraz anlamsız bulduğumu, yeri gelmişken itiraf edeyim. Elbette bunun cahillikle epey ilintisi var. Bir de eğitim sistemimizin katkısı... Yapılacaklar belliydi; klasik eserler ve benzerleri iyiydi ve okunmalıydı. Bu da bir çıkış noktası olarak fena değildi ama esas işin keyifli ve keşifli yanını es geçiyordu.
Klasiklerden farklı olan ve zamanla onlarla aynı sınıfa girebilecek eserlere ulaşabilmek için anladım ki eleştiri ve değerlendirme hatta iyi yazılmış tanıtım yazıları bile çok gerekliymiş. Çünkü artık kitap çok, vakit ve nakit azdı.
Eleştirmen ve değerlendirmenler(yeni sözcük türettim, umarım tutulur, tutun bu sözcüğü lütfen, sayın okurlar!), okuma serüvenimizde bize kılavuzluk ederler. Harita olurlar, bazen doğrudan elimizi tutan rehber... Bazen de serseri bir denizci gibi sadece maceralarını anlatırlar, okurun kendisi bunun içinden istediğini seçer alır.
Bu işin edebiyatın vazgeçilmezi olduğunu en öznel olanın, ben kendim için değerlendirme yapıyorum, yönlendirme, bilgilendirme yapmıyorum, yapmak istemiyorum diyeninin bile, bir kitabı seçerken okur üzerinde bir şekilde etkili olabilmesinden anlayabiliriz. Hatta ben en çok bu tarz samimiyeti severim. Arkadaşların birbirine, birbirlerini tanıdıklarından olsa gerek, kitap hakkında verdikleri küçük sufleler gibi olanı... Benim Adım Kırmızı(Orhan Pamuk)'yı alıp okumam, arkadaş çevremden birilerinin, kitapta o zamanlar ilgimi çeken minyatür ve bezeme sanatıyla ilgili şeyler olduğunu söyleyince gerçekleşti.
Eleştirmen ve değerlendirmenler üzerine yazmak istemem, son zamanlarda bir yazar kadın üzerine birçok değerlendirme, eleştiri, makale ve deneme diyebileceğim yazıları karşılaştırma şansı bulduğumda yaşadığım, bir nevi hayal kırıklığıyla oldu.
Baktım ki gerçekten her yiğidin yoğurt yeyişi ayrı. Eskiden beynimde oluşmuş eleştirmen, değerlendirmen imgelerine eklemeler, çıkarmalar yaptım. Klavyenin başına oturdum, sınıflandırmaya geçtim. Her alanda olduğu gibi bu alanda da sınıflar var, olmaz mı?
Kendimce bu işleri özellikle profesyonelce yapanları ikiye ayırdım: eleştirmen ve değerlendirmen. Değerlendirmen sözcüğü böylece türedi. İkisinin de son ekleri eril duruyor. Bu çevreler de epey eril gördüğüm kadarıyla. Önce bu değerlendirmen dediğimizi ele alırsak, sayfalarca, üşenmeden elindeki eserin niteliklerini anlatıp durur. Orada yazılanları kendi özgün ve bazen daha bilimsel, sanatsal sözcükleriyle bize yeniden verir. Yani eseri anlamamızı, üzerinde derinleşmemizi ve yoğunlaşmamızı sağlar. Tek sıkıntısı bazen gerçekten kendi yazdıklarının eserin edebi değerini aşması gibi bir risk ortaya çıkmasıdır. Bu en çok nitelikleri vasat bir eseri değerlendirirken oluyor. Bu türden yazıları önceden okuyup sonra anılan kitabı okuduğumda, değerlendirmeni okuyup kitabı okumayabilirmişim duygusuna kapıldığım olmuştur. Sadece bir duygu tabii...
Eleştirmenin işi biraz daha zordur. O gerekirse eserin eksik yönlerine de değinecektir ve hatta nasıl daha iyi yazılabilirdi diye yazara ayar verecektir. Yani niyeyse ona daha nesnel ve bilimsel bir rol biçtim ben. İşin doğası gereği eleştirmen ile değerlendirmenin çoklukla yolları kesişir. Fakat değerlendirmen bir akılılık edip sadece beğendiği eserleri ele alabilir. Klasikleşmiş, kült kitaplar her zaman üzerine yazılabilecek, olumlu değerlendirilmesinde hiç beis olmayacak eserlerdir. Tarih onları seçmiş, ayıklamış ve elimize vermiştir zaten. Onların edebi niteliğini aşmak gibi bir risk ise zaten yoktur. Yani bu işi sevdim ben, bu yola girebilirim bir gün. Çünkü aksi durumda olumsuzlukları görmek ve bunu olgun, dönüştürücü bir dille ifade etmek, her babayiğidin harcı değildir. Gördüğünüz gibi, ben şu anda eril bir dil kullanarak kendi feminist olmasını istediğim terminolojimi zora sokuyorum.
Bu işleri ciddiyetle yapanların dışında kalan amatörler, yağdanlıklar, iyi niyetli heveskârlar, bilmişler, sığlar, emeklilik hobisi olarak görenler, eş dost alış verişte görsüncüler, o yazmış benim neyim eksik diyen haset kumkumaları, param var, sözümü dinletirim diyenler, o benim yazdıklarıma değerlendirme yazmış, borcumu ödeyeyimciler diye giden epey kabarık bir liste var elimde. Bu tarz olanların bazılarını yine de okumayı severim. Çünkü onlar istemeden bazen eser hakkında bana gerekli ipucunu verebilirler. Bir de bu edebi kişiliklerin genellikle yazar olmak gibi ulvi bir idealleri ve kendilerine göre kriterleri vardır. İşte o kriterleri satır aralarında bulur bulur eğlenirim. Eskiden kızardım ama şimdi en büyük keyiflerimden oldu.
Fakat bu say say bitiremeyeceğim niteliktekiler, belki bir şekilde şeytanın bacağını kırıp bana göre iyi eleştirmen veya değerlendirmen olamaz mı? Olur elbet. Niye olmasın? Sonuçta niteliği, birikimi ve niyeti ne olursa olsun, emek verilen şeye, emekten dolayı saygılıyız, evvel Allah.
Bu arada, bu arenada bana göre üzücü şeyler olabiliyormuş. Tanıtım yazılarıyla ilgili şöyle bir şey duymuştum: Bir yayınevinde editörseniz, aslında iyi bir eleştirmen bile olsanız, normalde kalem oynatmayacağınız eserleri tanıtmanız(övmeniz) gerekebiliyormuş. O tür yazıları gördüğümde hep içim acır, anlarım ki işini korumak isteyen birisi tarafından yazılmıştır. Gazeteler ve dergilere de bu türden "sipariş değerlendirmeler" yazıldığını herkes biliyor. Bu durum ne yazık ki, parayı veren, bize akortsuz düdüğünü dinletir düşüncesine itiyor beni. Her alanda olduğu gibi bu "piyasa"ya dadanmış bu illetten kurtulmak için, bilinçli okura çok gereksinim var. Ama işte, kılavuzu karga olanın... atasözüne döndük mü gene?
Lakin vaktiyle yine, deneyim dediğimiz yaşadığımız olumsuzluklar aslında, demiş birileri. Kötü kitaplar da elimizden geçecek ki iyisinin değeri ortaya çıksın. Bazı kitapların görevi belki budur; mihenk taşı olmak.
Bambolika
20. 08. 2013
Önemsiz Not: Bu yazının hiçbir edebi veya bilimsel iddiası olmayıp sadece iç konuşmalarımdan dışa yansıyan bir kesittir. Daha uzundu; sizleri ve belki de kendimi sıkmamak için düşüncelerimin dışarı uzanan kısımlarını, saçlarım gibi kısa kesiyorum artık.
16 Ağustos 2013 Cuma
Fasulye Turşusu Kavurması
Bu sabah Yıldız İlhan'ın Trabzon seyahatinde turşu kavurması yediğini ve beğendiğini öğrenince, durur muyum, öğlen acıkınca hemen, evde geçenlerde kurup buzdolabında özenle muhafaza ettiğim(başka bir arkadaşa sözüm var çünkü) turşumdan kavurdum. Gerçi anneannemden kalan bir alışkanlıkla fasulyeleri çok haşlamışım, kavururken dağılıyor biraz ama tadı çok iyi oldu. Bu tadı elde etmek için küçük bir hilem var. Belki sizlerle paylaşırım. Bakalım. Bütün mutfak sırlarımı paylaşmak istemiyorum aslında. Şefin gizli tüyoları tribine girdim kendi kendime, haydi hayırlısı!
Karadeniz yemekleri hele de Trabzon bölgesininkiler şipşak yapılıp yenebilsin diye tasarlanmıştır. Mutfak kültürümüz kendinden fast fooddur. Sanayileşme ve modernleşme sonrası olmuş bir şey değildir. Bölge kadını kendiliğinden mekanik bir işçi gibi çalıştığından, kısıtlı kaynaklarla bu yemek türlerini bulmuş ve geliştirmiştir. Şimdi turşuyu küçük pet şişelerde kuruyor, kolayca oraya buraya transfer edebiliyorlar. Çünkü bizim insanın yarı göçer hayatı hiç bitmez. Köy-mezire-yayla göçü üçlemesine, bir de şehir hatta yurt dışı şehirler eklenmiştir. Alamancısı, Fransalısı boldur memleketin. Bu şekilde memleket fasulyesinden yapılan turşuyu, ta Avrupa'ya kolaylıkla götürebilmektedirler.
Fasulye turşusu kavurmak için en elzem üç şey:
1. Fasulye turşusu, (kişi başı bir yemek tabağı)
2. Zagoda(soğan otu, Alm. Schnittlauch)
3. Tereyağı
Sonradan soğan, domates, hatta salça eklenmeye başlamıştır. Bunlar takdir edersiniz ki, dışarı ile ticaret ve iletişimin artmasıyla olmuştur. Domates ve hatta baş soğan bile bizim oralarda kendiliğinden yetişmez. Yetiştirmeye çalışınca epey emek ister. Günümüzde yağmurdan etkilenmesin diye domatesin üstüne muşamba geriliyor gözlemlediğim kadarıyla.
Tereyağı veya sıvı yağı veya her ikisinden oluşturduğumuz karışımı bir tavaya alıyoruz. Üzerine bir soğan doğruyoruz. Bir domates, zagoda ve isteğe bağlı olarak yarım kaşık salça ekliyoruz. Beş dakika kadar yani soğanlar yumuşayana kadar kavuruyoruz. Sonra fasulye turşusunu ekliyoruz. Turşuyu tadın, eğer çok tuzlu ise suda bekletip tuzunu almak gerekebilir. Tansiyon hastalarını da düşünün. Her şeyi ben mi düşüneyim, değil mi efendim ama?
Sonuçta karışık görünümlü ama lezzetli bu tat elde ediliyor.
Afiyet olsun. Turşu kurma olayını daha geniş zamanlarda ekleyeceğim. Şimdilik hazır malzeme ile idare edelim. Çünkü daha çamaşır asacağım. Ütü de var. Yani yerel damarım kabardığından, tarif ekledim, yoksa hiç de bol vaktim yoktu bugün. Dinlenirken, boş durmayayım dedim. Bizim oranın kadınları bilgisayarda yazmayı işten saymazlar. Öyle çalışkandırlar... Gerçi aynı şeyi erkek yapınca işten sayarlar, pardon!
Bambolika in the Kitchen
16.08.2013
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


