14 Mayıs 2013 Salı
Antilop ve Flurya'dan
Margaret Atwood'un Antilop ve Flurya'sını biraz önce bitirdim. Bu dünyanın kahrolası kapitalist düzenini daha iyi anladım ve yaratılan distopya beni silkeleyip bıraktı sanki. Konunun sosyal ve pozitif bilimsel tasarımıyla uygulanışı bir yana hayal gücünün sınırlarının olmayışıyla, edebiyatın kucaklaşmasından nasıl harikalar çıkabileceğini yeniden anladım.
Kurguya bayıldım, sıralı değil ama ters yüz bir zaman karmaşası da yok. Merak unsurunu köreltmeden ama okurun sabrını zorlamadan anlatımı sürüp gidiyor. Baş karakterdeki(Jimmy) hasarların etkisini çok betimlemeden, düşünce biçimiyle ustalıkla vermiş yazar.Geçmiş oldukça detaylı ve berrakken sonrası bulanıyor.
Bu türden fantastik eserlerde hep şu koku gelir burnuma: Sanki senaryoya kolayca çevrilebilirlik durumu vardır. Gerçi beynimiz artık o şekilde işliyor da olabilir, yani zihnimizde sinema görüntüleri canlandırabiliyoruz belki. Bu olumsuz ya da kısıtlayıcı bir şey mi acaba diye düşündüm okur bakımından. Yoksa yazar belki, tam da bunu hedeflemiştir.
Roman bitmiş haliyle, he sanki o bitmiş, asıl beni bitirdi, bana bakıyor, ben ona bakıyorum. Kapakta romanda bahsedilen hayvanlara daha çok benzeyen canlılardan niye kullanmamışlar, diye düşünüyorum? Yani bu türden illüstrasyon yapmak zor olmasa gerek. "Tabak kadar kanatları olan kelebekler" örneğin, benim ilgimi çekerdi. Domuzonlara benzer fareler neredeyse bizde bile vardı bildiğim; üzerinde insan kulağı büyütüyorlardı laboratuvarlarda. Demek istediğim, bence kapak sönük kalmış romana göre.
Çeviride ufak tefek kusurlar vardı belki. Kusurların mantığı da vardı. Çünkü iki zorlu işi başarmış Çevirmen Dost Körpe(isim takma değilmiş; kuşkulanıp araştırdım). Biri zaten sözcük dağarcığı çok geniş ve halüsinasyonlar gören bir kahramanı seslendirmek, bir diğeri ise o kahramanın ortamı. Öyle bir ortam ki artık genetiğin cılkı çıkmış bir dünyada yaşıyor. Bir canlıya birden fazla canlının özelliği yerleştiriliyor ve yeni bir adı oluyor haliyle. Bu adı Türkçeye sırıtmadan çevirmek kolay olmasa gerek... Domuzon bunlardan biri, kurtek, rakunk... Yani bana çeviriler uydu gibi geldi. Gerçi avantaj da sağlamıyor değil bu durum, sonuçta bu sözcükleri Türkçeye kazandıran ilk kişi olunca, sözcüklerin yerli yerinde olup olmadığını karşılaştırılacak bir durum da yok.
Elbette her eseri özgün dilinden okuyacak durumumuz yok ama İngilizcemi ilerletip böyle romanları anadilinden okusam, tadına da doyum olmaz herhalde. Yaz bunu bir kenara kızım Bambolika!
Roman bittiğinde kendime ve yazmaya hevesligiller familyasına pek bir üzüldüm. 11 yaşına kadar okul görmemiş bu teyze, belki de bizim, beynimizi en taze döneminde körelten eğitim sisteminden azade bambaşka bir düşünce biçimi geliştirmişti. Çalışarak, didinerek yaşadıkları ve düşledikleriyle harman yapıp böylesi yapıtlara imza atabilecek duruma geldi. 16 yaşında yazar olmak istediğine karar verdi ve kendini çok okuyan biri olarak tanımlıyor. Klasik masallar yani fantastik eserlerin atalarıyla başlamış okumaya... Daha sonraları para kazanabilmek için erotik dergilere kısa öyküler bile yazmış.
Atwood o kadar alçak gönüllü ki, twitter'dan kendisine teşekkür ettim. Yanıt verdi; teşekkür etti. Bilmem mesajım 'yazmaya hevesligiller'e gitti mi?
Araştırma yaptım, tahmin ettiğim gibi romandaki genetiğiyle oynanmış hayvanları canlandırmış birileri. Biri de bu tavşan türü; fosforlu, jel kıvamında. Sonra bunlar aşırı çoğalınca, onları yiyecek canlılar üretiyorlardı.
7 Mayıs 2013 Salı
Sadeleştirilmiş Sucuklu Kuru Fasulye
Mutfağa veya midesine meraklı Değerli Okuru merakta bırakmamak adına hemen sadeleştirme ne demekmiş onu anlatayım. Burada sucukları yemeğin pişmesinin son veya istenirse servis aşamasında ince dilimleyip sonra dilimleri dörde bölmeyi ve bunu tavalayıp yağını aldıktan sonra yemeğe veya tabağa eklemeyi kast ediyorum. Yoksa bayağı kesirlerle ilgisi yok. Korkmayın hemen... Hatta altına kağıt havlu döşediğimiz bir kapta, kızarttığımız sucukların yağını iyice emdirebiliriz. Sucuk aromasını kuru fasulyede çok sevmeme rağmen, yağının tamamı suya geçince hem kalorisi artıyor hem de mideyi zorluyor. Zorlamalar demokrasilerde yeni çareler aramaya itiyor bizleri.
Malzemeler:
1. 1/2 kilo Karadeniz fasulye veya benim bulabildiğim gibi İspir fasulyesi
2. Bir büyük kuru soğan
3. Domates ve biber salçası, her birinden birer çorba kaşığı
4. Zevke göre baharat
5. Bir küçük kangal dana sucuk
6. Bir güveç tenceresi(daha lezzetli oluyor denedim)
7. İki kaşık yayık tereyağı ve biraz sıvı yağ
Semtin sosyete pazarını yeni keşfeden Bambolika pazardan ala ala yarım kilo İspir fasulyesi ile yarım kilo karnıkara almıştır. Karnıkara börülcenin bence güzel adı. Karnıkara denince her Türkçe bilen görünce ne olduğunu anlar; karnında doğum lekesi gibi karalık vardır bunun. Oysa börülce öyle mi, görümceyi çağrıştırdığından yemeyen vardır vallahi. Zavallı bakliyata yazık değil mi?
Sebze dedikodumuzu da yaptıktan sonra kuru fasulyeyi nasıl pişirdiğim konusuna geçeyim?
Akşamdan, -ben bu işleri akşam yemeğini müteakip yaparım- güzelce yıkadığım fasulyelerimin üzerini beş on santim geçecek kadar ılık su ile bekletmeye aldım. Bu ılık suyu da çaydan kalan sudan tedarik ederim ki, o su kendi halinde soğuyup ziyan olmasın.
Ertesi gün iyice kabarmış fasulyelerin suyunu döküp birkaç taşım haşladım. Bu arada kapağını kapalı unutmayın ki taşım gerçek anlamını kazanmasın. Ben öyle yaptım; ocağı temizlemekle meşgulüm halen.
Sonra fasulyeleri süzüp duru sudan geçirdim. Vitamin mineral ne varsa, hepten kaçtı gitti ama biz bunu ninelerimizden böyle gördük. Yapacak bir şey yok! Güveci ocağa oturttum, orta ateşte yağı içine ekledim, üzerine soğanı doğradım. Evde acı sivri biber vardı onu da doğradım. Onlar kavruladururken salçayı da içine koydum ve fasulyeleri içine attım. Burada bir hinlik yaptım. Su olarak damacana suyu koydum, çeşme suyuyla pişirmeye kıyamadım değerli fasulyelerimi. Çünkü hemen hemen tüm malzeme aynı olsa da Trabzon'da köyde pişirilen kuru fasulyenin tadını yakalayamıyordum. Anakam, eh buranın suyu başka, havası başka demişti. Eh havayı olmasa da suyu dağlardan getiriyorlar ayağımıza. Kullanalım bari!
Bu aşamadan sonra fasulye pişken olunca bir saat bile sürmedi yemeğin pişmesi. Yukarıdaki fotoğraf aşamasına geldik böylece. İsteğe göre bu sade haliyle de yenebilir ve baharat eklenebilir. Ben sucuğu bir bakıma baharat gibi kullanacağımdan baharat eklemedim. Sadece tuzladım biraz.
Sucukları tabağın üzerine baharat gibi ekleyince görüntü aşağıdaki gibi oluyor.
Bana biraz önce epey afiyet oldu. Size de olur umarım.
Elbette pirinç pilavı da ister yanına, mümkünse sadeli yani pirinç ve tereyağından olandan. Kışa veda, yaza merhaba olarak düşünün. Mevsim yemeği değil ama...
Bambolika
07.05. 2013
Engürü
27 Nisan 2013 Cumartesi
Yeşil Mercimek Salatası
Geçtiğimiz günlerde Facebooktan tanıştığım bir genç arkadaşımın vegan(*) beslenmeyi seçtiğini öğrendim. Yaşı henüz çok küçük olduğundan ona bu salatayı önerebilmek için geçen gün marketten yeşil mercimek aldım. Bizimkiler kırmızı ve sarı mercimeği sevseler de yeşiliyle araları hiç hoş değildir.
Gerçi mutlaka vegan beslenmeye geçerken hangi besinlerin etin yerini tutacağını öğrenmiştir genç arkadaşım ama damak zevki bazılarını devamlı tüketmesine engel olabilir.
Oysa yeşil mercimeği sevmemiz ve tüketmemiz için o kadar çok neden var ki... Bence diğer mercimeklere göre daha lezzetli. Bilim adamlarının beyanlarına göre B vitamin grubunu içeriyor. İyi bir lif kaynağıyken, iyi kategorisine giren bir karbonhidratı bir arada bulabiliyorsunuz; glisemik endeksi zıplatmayan cinsten. Kana geç karışıyor ve uzun süre tok tutabiliyor. En bomba haberi sona sakladım; bir tabak haşlanmış yeşil mercimek sadece 230 Kalori. Haydi içine bol yağ, yumurta ekledik diyelim, olsa olsa 500 kalori olur ki, bu kolayca bir öğünü atlatmamızı sağlayacak, sağlıklı bir besin için harika bir rakam. Deneyimlerim konuşuyor.
Kendim yeşil mercimeği bu haliyle en az kısırı sevdiğim kadar sevdiğimden, onun da pişirip beğenerek yiyeceğini düşünüyorum.
1. 1-2 su bardağı yeşil mercimek
2. Birkaç sap yeşil soğan
3. 2-3 salatalık
4. 2-3 domates
5. 1 baş tatlı soğan
6. Bir tutam dere otu, bir tutam maydanoz
7. Bir diş sarımsak
8. Bir limonun suyu
9. Sızma zeytinyağı
10.Nar ekşisi
11.Kara biber, kırmızı biber, olmazsa olmaz kimyon(nedenini sonra anlatacağım), pul biber, kuru veya yaş nane
12. Vegan olmayanlara üç haşlanmış yumurta-ben çok yakıştırıyorum-
En az yirmi dört saat öncesinden ıslattığımız yeşil mercimeklerin içinde beklediği suyu döküp duruluyoruz. En sonunda üzerini bir cm artacak kadar su ekliyor düdüklü tencerede haşlıyoruz. Düdüklü tısladıktan sonra 5-7 dakika yetiyor. Mümkünse bütün suyunu çekecek şekilde pişirmek en iyisidir. Malum vitamin, mineral vs işe yarar ne varsa bu meşhur suya çıkar ve süzgeçten geçirirsek bunları kaybederiz.
Bundan sonrası işin ustalık gerektirmeyen sebzelerin doğranıp soğumuş mercimeğe eklenmesi kısmıdır. Kuru ama tatlı soğanımızı zevke göre doğradıktan sonra, tuzla ovup öldürmekte yarar görüyorum. Baharat ve sosları zevkimize göre ekleyelim diye karışmıyorum.
Sarımsağı rendelersek veya havanda iyice dövdükten sonra eklersek çok güzel bir aroma veriyor. Kimyona gelince, bilindiği gibi bakliyat türü besinler gaz sancısına yol açabiliyor. Kimyon bu rahatsızlığı gidermede epey yardımcı olur.
NOT: Düdüklü tencerede pişirince mercimeğim ezildi diyorsanız, normal tencerede deneyin. Bu yolla damak zevkinize uygun sertliğe gelince kevgirle sudan alın. Görüntüsü daha güzel olacaktır. Yeşil suyundan feragat edeceksiniz ama tercih meselesi sonuçta.
(*) vegan: sadece bitkisel kökenli gıdalarla beslenenlere denir. Vejetaryenlerden farkı yumurta, tereyağı, süt gibi hayvan kaynaklı besinleri kesinlikle tüketmemeleridir. Ayrıca hayvansal hiçbir giysi veya eşyayı da kullanmazlar.
Bambolika
Ankara, 27.04.2013
26 Nisan 2013 Cuma
"Kadınların Kurtuluşu" Sitesinden
Nurşen Yıldırım yazısıdır.
Suçlular ise elini kolunu sallayarak gezebiliyor hâlâ!
1998 yılında Temmuz ayında Mersin’de evinin önünden, kocasının yanından bir kadın kaçırıldı. Polise haber verildi, kadından günlerce haber alınamadı. Önce herkes ne diyeceğini, nasıl davranacağını bilemedi. Ailesi, kadın örgütleri, İslami çevreler… Neden mi? Çünkü kadın başı örtülü, kendisine “imanlı feminist” diyen, bir dönem Hizbullah örgütünde yer alan ama sonra ayrılan, Mersin’de Bağımsız Kadın Derneği’nde ve Kadın Sığınmaevi’nde çalışan, sosyalistlerin düzenlediği “Barış için Kadın” mitinglerine katılan, cenazesinin kadınlar tarafından kaldırılmasını isteyen biriydi de ondan.
Yaklaşık bir yıl sonra Konya’da öldürüldüğü ortaya çıktı. 38 gün boyunca işkence görmüş, işkence seansları katiller tarafından kayda alınmış, öldürdükten sonra “şükür namazı” kılınmış, cesedi tamamen soyup kireçle karıştırılıp onlarca cesetle birlikte örgüt evinin altına gömülmüştü. Hizbullah’a yapılan operasyon sonrasında bulundu Konca’nın ve diğerlerinin cesedi. Çocukları bile zor teşhis ettiler.
Ne kaybolduğunda ne de bulunduğunda İslami medya hiç söz etmedi. Konca’nın arkadaşları kaçırıldığında adlarını vererek bir açıklama yapmak isteseler de hiçbir gazete yayımlamamıştı. Ama kaçırılmadan önce farklı düşünceleri olduğunda televizyonlara çıkarıp onun görüşlerini çarpıtmayı da iyi becermişlerdi.
Feministlerse özellikle üyesi olduğu Mersin Bağımsız Kadın Derneği başta olmak üzere kaybolduktan bir müddet sonra “Konca’yı Hemen İstiyoruz” diye eylemler, açıklamalar, afişlemeler yaptılar. Rahşan Ecevit’ten, emniyete kadar her yere Konca’nın sağ bulunması için fakslar çektiler. Konca bulunduktan sonra Pazartesi dergisi, 2000 Mart ayında çıkardığı sayısında geniş bir biçimde Konca ile ilgili yazılara, görüşlere yer verdi.
Bugün İslamcı kadınlar bu kadar rahat televizyonlara çıkıp konuşabiliyorlarsa, cenaze namazlarında ön saflarda erkeklerle birlikte durabiliyorlar, erkek egemen düzeni eleştirebiliyorlarsa bunda Konca Kuriş’in etkisi büyüktür. Çünkü 80’den sonra feminizmden etkilenen gruplar arasında İslamcı kadınlar da vardı. Erkekler ise onları engellemek için her türlü çabaya girişmişlerdi. 87 yılında Ali Bulaç Zaman Gazetesi’nde ”Feminist Bayanların Kısa Aklı” adıyla bir yazı yayınladı. Ama sonuç istediği gibi olmadı. Bulaç’a itiraz eden kadınların mektup ve yazılarıyla önemli bir tartışma başladı. Kadınlar seslerini çıkarıyorlar ama tabi ki Zaman yayınlamıyordu. Gazete el değiştirip, yazı işleri de gazeteden gidince, başka bir erkek imdada yetişti: Abdurrahman Dilipak. “Bir Başka Açıdan Kadın” adlı kitabıyla İslamcı kadınlara neden feminist olamayacaklarını anlattı. Çizgileri çekti, erkek İslamcı çerçeveyi yeniden oluşturdu. Şimdi ne düşünüyor merak ediyorum doğrusu?
Kadınların kendi içlerinde tartışmaya döndüğü, ara sıra bizlerle de görüştükleri ama seslerini duyuramadıkları/duyurmadıkları bir dönemden sonra Konca Kuriş İslam’ın kadına bakışını eleştirmeye başladı. “İslam’da örtünmek şart değildir; hadislerle yola çıkmak yanlıştır; anlamadığınız bir dille dua etmenin faydası yoktur, ben duaları hep Türkçe okuyorum; adet gören kadının namaz kılması ve oruç tutması günah değildir; kadın erkek yan yana ibadet edebilir; kadınlar cuma, bayram ve cenaze namazlarını kılabilirler” gibi bugün de tartışılan birçok görüşler ileri sürdü. Ama en önemlisi ve belki de ölümünü hazırlayanlardan biri “Kuran hep erkekler tarafından çevrildi, bunun için kadın gözüyle bir meale ihtiyaç var” tespitiydi.
Kuriş’e bu işkenceleri yaptıranların/yapanların mahkemeleri bir türlü bitmedi ve Hizbullah üyeleri 2011 yılının ilk günlerinde zaman aşımından dolayı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldılar. Büyük bir kalabalıkla karşılandılar, zafer kazanmış gibi konuşmalar yaptılar, alkışlandılar ve yurtdışına kaçtılar. AKP ve İslami medya görmezden geldi.
Konca Kuriş aklıma nerden mi geldi? Bilmem, belki de Diyarbakır Üniversitesinde ortaya çıkanları Mehmet Sincar’ın ve binlerce Kürt’ün katillerine benzetmişimdir.
13 Nisan 2013 Cumartesi
Ayasofya: Kutsal Bilgelik
Bianet için hazırladığım halini önce okumak isterseniz
Müzemiz Şiddetli Cami İhtiyacı Hasıl Olduğundan Kapalıdır!
Haberi görünce böyle bir tabela düşledim müzenin kapsında, biraz da şizofrenik güldüm.
Öylesine, sosyal medya haberlerini takip ederken, birden irkilirsiniz. İşte böyle bir haberdi okuduğum: Ayasofya yeniden camiye çevriliyor! Peki ne oldu da, bu ihtiyaç hasıl oldu?
İnsan önce hangi Ayasofya diyor? İstanbul'daki malum, bu bizim, benim çocukluğumun Trabzon'unun Ayasofyası, meraklı çocuk gözlerimin gördüğü ilk çok tarihi(o zamanlarda yıllarını sayamayacağım kadar çok!) bina. Bahçesinde eğri büğrü mezar taşları vardı, üzerinde Kuran yazıları. Bir de çok güzel bir deniz manzarası, denize bakan bir yamacın üstündeydi. Çok, çok yüksek tavanları vardı. Bir metrelik ben gibi bir tüy sıklet bücür için tabii. İlkokul ikideydik sanırım. Okul gezisi yapmıştık, yürüyerek önce Ayasofya Kilisesine sonra Boztepe'ye pikniğe, yoksa otobüse binmiş miydik? Anımsamıyorum.
Ayasofya'yı ise hiç unutmadım. Öyle manevi yanım çok güçlüdür diyemem ama çocuk halimle bile güvenli bir mekan gibi gelmişti. Güçlüydü, insanlık kadar güçlü. Sonraları annemle, büyüdükten sonra başka gezilerde de gitmiştim oraya. Lise gezimizde, başımız açık, keyfimizce dolaşmıştık içinde, dışında, yeşil bahçesinde. Başımızın açık olmasını okullu olarak ve bir müzeye gitmemize borçluyduk. Özellikle benim geldiğim kasabada başınızın okul dışında açık olması ahlakınızdan şüphe edilmesine kadar gider. Yani İran'ın bir adım gelişmişiydi.
1910
Aya-sofia; iki güzel sözcük. "İstanbul'un Latinler tarafından işgal edilmesinden sonra kaçan ve Trabzon'da 1204 yılında yeni bir devlet kuran Komnenos Ailesinden Kral I.Manuel (1238-1263) tarafından 1250-1260 yılları arasında yaptırılan ve bir manastır kilisesi olan Ayasofya adı "Kutsal Bilgelik" anlamına gelir."(Vikipedi'den) Sofiya yani Safiye, anakamın adı. Her şey beni ona götürüyor son zamanlarda... Özlemle hüzün birbirine dolaşıyor da ben çözülemiyorum bir türlü.
Kilise, Osmanlılar döneminde cami, Rus işgalinde askeri depo, cumhuriyet başlangıcında yine cami derken 1964'te restore edilip müze haline getiriliyor.
Besbelli sonra Trabzon'da büyük bir cami kıtlığı yaşanıyor ki cami olarak kullanılması için imam ataması bile yapılmış, habere baksanıza. İnsan üzülmüyor değil hani, Müslümanların da ibadet özgürlüğü var. İbadet etmesinler mi? Hatta bence Ayasofya yetmez, derhal ulaşımı kolaylaştırılıp-bu haliyle Ehli Müslime eziyet olur- Sümela Manastırı da camiye çevrilsin. Özellikle cuma namazları orada kılınsın. Birden üzüldüm de ondan deli deli konuşmaya başladım. Yoksa kadın başımla, hem de açık, ne haddime böyle lakırdılar etmek?
Ben her iki dine de hizmet etmiş bu binayı, müze olmasaymış nasıl görürdüm? Cami olunca böyle gezilebilecek bir yer olmaktan çıkacak, müzelikten çıkıp bir dinsel kurum olacaktır. İslami bir kurum hatta. Elin gavuruna bile başörtüsü örttürüyorlar cami gezerken ki bence bunun dinen anlamı yoktur.
Tutucu değilim, değişikliklerden, yeniliklerden korkmam ama bu yapılanlar o kadar anlamsız gelmeye başladı ki? Hayır, mesaj mı veriyorsunuz, bilelim? Bu ülke hızla gerçekten bazılarının iddia ettiği gibi, laiklikten vazgeçip İslami bir devlet mi olacak? Hükumetin, bana göre attığı her demokratik adımın yanında oldum, Laikliğin sadece din dışı anlamına gelmediği, dinlerin-her birinin ayrı ayrı- özgürce yaşayabilmesi için de bir çözüm olduğuna inanıyorum. O yüzden dinlere yapılan baskıları da eleştirdim yeri geldiğinde: Ünlü ve "akil" biri olmadığımdan, bundan kimsenin haberi olmasa da.
Şimdi, bu memlekette, müzelerin az, camilerin çok olduğu konusunda hemfikir olalım da, bitsin bu anlamsız eski kiliseleri cami yapalım kampanyası hatta inadı. Binanın şekli bile haç şeklinde, ayıptır yahu! Yoksa birileri çıkıp "EEEhhh, yettiniz be!" diyebilir.
Buyrun burdan yakın!
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/23042058.asp
Siz de benim gibi Ayasofya Trabzon Müze kalsın; böylelikle bir gün ziyaret ederim diyorsanız, imza verin lütfen.
http://www.change.org/petitions/t%C3%BCrkiye-cumhuriyeti-devleti-ilgili-makamlar%C4%B1-trabzon-ayasofya-m%C3%BCzesi-m%C3%BCze-olarak-kalmal%C4%B1?utm_campaign=autopublish&utm_medium=facebook&utm_source=share_petition#
Bambolika
13.04.2013
Ankara
Müzemiz Şiddetli Cami İhtiyacı Hasıl Olduğundan Kapalıdır!
Haberi görünce böyle bir tabela düşledim müzenin kapsında, biraz da şizofrenik güldüm.
Öylesine, sosyal medya haberlerini takip ederken, birden irkilirsiniz. İşte böyle bir haberdi okuduğum: Ayasofya yeniden camiye çevriliyor! Peki ne oldu da, bu ihtiyaç hasıl oldu?
İnsan önce hangi Ayasofya diyor? İstanbul'daki malum, bu bizim, benim çocukluğumun Trabzon'unun Ayasofyası, meraklı çocuk gözlerimin gördüğü ilk çok tarihi(o zamanlarda yıllarını sayamayacağım kadar çok!) bina. Bahçesinde eğri büğrü mezar taşları vardı, üzerinde Kuran yazıları. Bir de çok güzel bir deniz manzarası, denize bakan bir yamacın üstündeydi. Çok, çok yüksek tavanları vardı. Bir metrelik ben gibi bir tüy sıklet bücür için tabii. İlkokul ikideydik sanırım. Okul gezisi yapmıştık, yürüyerek önce Ayasofya Kilisesine sonra Boztepe'ye pikniğe, yoksa otobüse binmiş miydik? Anımsamıyorum.
Ayasofya'yı ise hiç unutmadım. Öyle manevi yanım çok güçlüdür diyemem ama çocuk halimle bile güvenli bir mekan gibi gelmişti. Güçlüydü, insanlık kadar güçlü. Sonraları annemle, büyüdükten sonra başka gezilerde de gitmiştim oraya. Lise gezimizde, başımız açık, keyfimizce dolaşmıştık içinde, dışında, yeşil bahçesinde. Başımızın açık olmasını okullu olarak ve bir müzeye gitmemize borçluyduk. Özellikle benim geldiğim kasabada başınızın okul dışında açık olması ahlakınızdan şüphe edilmesine kadar gider. Yani İran'ın bir adım gelişmişiydi.
1910
Aya-sofia; iki güzel sözcük. "İstanbul'un Latinler tarafından işgal edilmesinden sonra kaçan ve Trabzon'da 1204 yılında yeni bir devlet kuran Komnenos Ailesinden Kral I.Manuel (1238-1263) tarafından 1250-1260 yılları arasında yaptırılan ve bir manastır kilisesi olan Ayasofya adı "Kutsal Bilgelik" anlamına gelir."(Vikipedi'den) Sofiya yani Safiye, anakamın adı. Her şey beni ona götürüyor son zamanlarda... Özlemle hüzün birbirine dolaşıyor da ben çözülemiyorum bir türlü.
Kilise, Osmanlılar döneminde cami, Rus işgalinde askeri depo, cumhuriyet başlangıcında yine cami derken 1964'te restore edilip müze haline getiriliyor.
Besbelli sonra Trabzon'da büyük bir cami kıtlığı yaşanıyor ki cami olarak kullanılması için imam ataması bile yapılmış, habere baksanıza. İnsan üzülmüyor değil hani, Müslümanların da ibadet özgürlüğü var. İbadet etmesinler mi? Hatta bence Ayasofya yetmez, derhal ulaşımı kolaylaştırılıp-bu haliyle Ehli Müslime eziyet olur- Sümela Manastırı da camiye çevrilsin. Özellikle cuma namazları orada kılınsın. Birden üzüldüm de ondan deli deli konuşmaya başladım. Yoksa kadın başımla, hem de açık, ne haddime böyle lakırdılar etmek?
Ben her iki dine de hizmet etmiş bu binayı, müze olmasaymış nasıl görürdüm? Cami olunca böyle gezilebilecek bir yer olmaktan çıkacak, müzelikten çıkıp bir dinsel kurum olacaktır. İslami bir kurum hatta. Elin gavuruna bile başörtüsü örttürüyorlar cami gezerken ki bence bunun dinen anlamı yoktur.
Tutucu değilim, değişikliklerden, yeniliklerden korkmam ama bu yapılanlar o kadar anlamsız gelmeye başladı ki? Hayır, mesaj mı veriyorsunuz, bilelim? Bu ülke hızla gerçekten bazılarının iddia ettiği gibi, laiklikten vazgeçip İslami bir devlet mi olacak? Hükumetin, bana göre attığı her demokratik adımın yanında oldum, Laikliğin sadece din dışı anlamına gelmediği, dinlerin-her birinin ayrı ayrı- özgürce yaşayabilmesi için de bir çözüm olduğuna inanıyorum. O yüzden dinlere yapılan baskıları da eleştirdim yeri geldiğinde: Ünlü ve "akil" biri olmadığımdan, bundan kimsenin haberi olmasa da.
Şimdi, bu memlekette, müzelerin az, camilerin çok olduğu konusunda hemfikir olalım da, bitsin bu anlamsız eski kiliseleri cami yapalım kampanyası hatta inadı. Binanın şekli bile haç şeklinde, ayıptır yahu! Yoksa birileri çıkıp "EEEhhh, yettiniz be!" diyebilir.
Buyrun burdan yakın!
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/23042058.asp
Siz de benim gibi Ayasofya Trabzon Müze kalsın; böylelikle bir gün ziyaret ederim diyorsanız, imza verin lütfen.
http://www.change.org/petitions/t%C3%BCrkiye-cumhuriyeti-devleti-ilgili-makamlar%C4%B1-trabzon-ayasofya-m%C3%BCzesi-m%C3%BCze-olarak-kalmal%C4%B1?utm_campaign=autopublish&utm_medium=facebook&utm_source=share_petition#
Bambolika
13.04.2013
Ankara
7 Nisan 2013 Pazar
Ekmek Pizzası
İki gün önce kendimi kaybedip aldığım kepekli ve tam buğday ekmeklerini normal biçimde tüketmemiz mümkün görünmeyince pazar günü kahvaltısı için onları pizzaya çevireyim dedim. Laf aramızda Türkiye'de sevebileceğim tarzda pizza çok az yerde oluyor. O yüzden kendi pizzamı kendim icat ettim bir bakıma.
Benim pizzamı merak edenlere malzeme listesi:
1. Mümkünse hazır dilimlenmiş ekmek, istediğiniz kadar ve istediğiniz cins, çünkü zevke kalmış.
2. Sucuk, salam, sosis, yurt dışındaysan jambon(gurbetçi arkadaş sözüm sana!)
3. Erime yeteneği olan peynir; kaşar, parmesan diye bütçenize göre gider bu
4. Domates ve biber
5. Ekmekleri yumuşak tutması için domates püresi, salçadan da hazırlanabilir.
6. Kekik(benim olmazsa olmazım), pul biber, biberiye. Kısaca Akdeniz baharatı karışımı iyi gidiyor.
Öncelikle bir fırın tepsisine yağlı kağıt döşedim. Sonra üzerine ekmekleri dizdim. Domates püresinin içine baharatlarımı ekledim ve ekmeklerin üzerine bir bıçak marifetiyle sürdüm. Alet işler el övünürmüş derdi kaynanam. İnce doğranmış sucuk ve dilimlenmiş kaşarı özenle yerleştirdim. Yok, o işleri koca kişisine yaptırdım. Artık usta olduğumdan yamak kullanmaya başladım. Yaklaşık olarak şu noktaya gelmiş olduk.
Bkz. Foto
Domatesleri yine incecik doğradım. Biberleri de jülyen doğradıktan sonra, onları da ekmek pizzalarımın üzerine dizdim. İsteyen zeytin, mısır tanesi, mantar gibi malzemelerle tıpkı pizzayı zenginleştirdiği gibi ekmek pizzasını zenginleştirebilir. Yalnız fırında 170 derecede, maksimum on beş dakikada pişeceğinden malzemenin buna uygun olması veya önceden pişirilmesi gerekebilir. Örneğin kuşbaşı et ekleyeceğim diye tutturursanız.
Pişmeye hazır
Pişmiş! Kaşar kendini salmış.
Biberler yumuşamış.
AFİYET OLSUN!
Bu sefer kalori hesabı yok. Hava güzelse çıkıp yürüyün. Değilse ev işlerine yumulmak kaloriden eser bırakmaz bünyede.
Ankara, 07.04. 2013
Bambolika
28 Mart 2013 Perşembe
Patatesli Pazı Kavurma
Malzemeler:
1. İki bağ pazı yaprak ve sapı
2. Bir kg patates
3. Tanıyıp sevenlere iki çorba kaşığı kuru zagoda
4. İki kaşık tereyağı (sızma zeytinyağı da eklenebilir)
5. Kuru ve/ya taze soğan.
6. Zevke göre baharat.
7. İki domates
Memleket tatlarını özleyince yaptığım pratik bir yemektir bu. Kahvaltıda da severiz biz. Dün bir AVM'de taptaze pazıları görünce, yeşil çayırlara salınmış dana gibi gözlerim parladı.
Pazıyı sırf haşlayıp tuzla da yiyebilirim zaten. Bizim oralar(Trabzon) envai çeşit otla çevrili olsa da tarımını yapmadığını pek yemez bizimkiler. Kim bilir belki de ineklerin, koyunların ve bilumum hayvanatın kısmetini yememek içindir. Her neyse, pazı bu mevsim en yumuşak, en nefis halini yaşar. Tarlalardan kar kalkar, pazı kardelen kadar hızlı olmasa da hemen filizleiniverir. Kökü bildiğimiz pancardır.
Yapılış:
Ben biraz cinlik edip pazıları çok aldım ki, bir de bulgurlu ve etli sarmasını yapabileyim. O yüzden önce pazıların sarılabilecek büyüklükteki yapraklarını ayırdım. Bu işlemleri hep elimle kopararak yaptım ki anakamın deyimiyle "nezzetli" olsun. Günümüzde metal değince oksitlenme oluyormuş da, yok efendim besin değeri düşüyormuş da, şeklinde bilimsel bir açıklaması da olmuştur bunun.
Önce beş santim uzunluğunda doğradığım pazı saplarını haşladım, onları çıkardım. O suda yapraklarını da haşladım. Çok kısa bir sürede pazı yaprağı pişer. Rengi döner dönmez alınmalıdır kaynar sudan ve soğuk suya tutulmalıdır. Saplar ise nasıl seviyorsanız öyle olabilir, az pişmiş, çok pişmiş...
Patatesleri kabuklarıyla haşlayın. Soyun ve küp küp ya da elma dilimi doğrayın.
Bir karnıyarık tavasına yağı atın. Sonra soğanı kavurun güzelce. Zagodayı ekleyin. Domates yoksa da olabilir. Yerine salça önermem ama annem bazen kuru sarımsak eklerdi. Belki taze sarımsakla da güzel olur ha?
Sonra patatesleri ve haşladığınız pazıları ekleyin. Biraz böyle kavrulsun.
Üzerine pul biber yanına yoğurtla yedim ben. Yediğim için fotosunu başka zamana artık.
Afiyet olsun.
Pazı yapraklarından yaptığım sarma tarifini vermiyorum. Aile sırrımızdır. Şaka şaka, onun da fotosu yok. Çünkü fazla pişirmişim.
Bambolika
28.03.2013
Engürü
1. İki bağ pazı yaprak ve sapı
2. Bir kg patates
3. Tanıyıp sevenlere iki çorba kaşığı kuru zagoda
4. İki kaşık tereyağı (sızma zeytinyağı da eklenebilir)
5. Kuru ve/ya taze soğan.
6. Zevke göre baharat.
7. İki domates
Memleket tatlarını özleyince yaptığım pratik bir yemektir bu. Kahvaltıda da severiz biz. Dün bir AVM'de taptaze pazıları görünce, yeşil çayırlara salınmış dana gibi gözlerim parladı.
Pazıyı sırf haşlayıp tuzla da yiyebilirim zaten. Bizim oralar(Trabzon) envai çeşit otla çevrili olsa da tarımını yapmadığını pek yemez bizimkiler. Kim bilir belki de ineklerin, koyunların ve bilumum hayvanatın kısmetini yememek içindir. Her neyse, pazı bu mevsim en yumuşak, en nefis halini yaşar. Tarlalardan kar kalkar, pazı kardelen kadar hızlı olmasa da hemen filizleiniverir. Kökü bildiğimiz pancardır.
Yapılış:
Ben biraz cinlik edip pazıları çok aldım ki, bir de bulgurlu ve etli sarmasını yapabileyim. O yüzden önce pazıların sarılabilecek büyüklükteki yapraklarını ayırdım. Bu işlemleri hep elimle kopararak yaptım ki anakamın deyimiyle "nezzetli" olsun. Günümüzde metal değince oksitlenme oluyormuş da, yok efendim besin değeri düşüyormuş da, şeklinde bilimsel bir açıklaması da olmuştur bunun.
Önce beş santim uzunluğunda doğradığım pazı saplarını haşladım, onları çıkardım. O suda yapraklarını da haşladım. Çok kısa bir sürede pazı yaprağı pişer. Rengi döner dönmez alınmalıdır kaynar sudan ve soğuk suya tutulmalıdır. Saplar ise nasıl seviyorsanız öyle olabilir, az pişmiş, çok pişmiş...
Patatesleri kabuklarıyla haşlayın. Soyun ve küp küp ya da elma dilimi doğrayın.
Bir karnıyarık tavasına yağı atın. Sonra soğanı kavurun güzelce. Zagodayı ekleyin. Domates yoksa da olabilir. Yerine salça önermem ama annem bazen kuru sarımsak eklerdi. Belki taze sarımsakla da güzel olur ha?
Sonra patatesleri ve haşladığınız pazıları ekleyin. Biraz böyle kavrulsun.
Üzerine pul biber yanına yoğurtla yedim ben. Yediğim için fotosunu başka zamana artık.
Afiyet olsun.
Pazı yapraklarından yaptığım sarma tarifini vermiyorum. Aile sırrımızdır. Şaka şaka, onun da fotosu yok. Çünkü fazla pişirmişim.
Bambolika
28.03.2013
Engürü
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


