Malzemeler:
1. İki bağ pazı yaprak ve sapı
2. Bir kg patates
3. Tanıyıp sevenlere iki çorba kaşığı kuru zagoda
4. İki kaşık tereyağı (sızma zeytinyağı da eklenebilir)
5. Kuru ve/ya taze soğan.
6. Zevke göre baharat.
7. İki domates
Memleket tatlarını özleyince yaptığım pratik bir yemektir bu. Kahvaltıda da severiz biz. Dün bir AVM'de taptaze pazıları görünce, yeşil çayırlara salınmış dana gibi gözlerim parladı.
Pazıyı sırf haşlayıp tuzla da yiyebilirim zaten. Bizim oralar(Trabzon) envai çeşit otla çevrili olsa da tarımını yapmadığını pek yemez bizimkiler. Kim bilir belki de ineklerin, koyunların ve bilumum hayvanatın kısmetini yememek içindir. Her neyse, pazı bu mevsim en yumuşak, en nefis halini yaşar. Tarlalardan kar kalkar, pazı kardelen kadar hızlı olmasa da hemen filizleiniverir. Kökü bildiğimiz pancardır.
Yapılış:
Ben biraz cinlik edip pazıları çok aldım ki, bir de bulgurlu ve etli sarmasını yapabileyim. O yüzden önce pazıların sarılabilecek büyüklükteki yapraklarını ayırdım. Bu işlemleri hep elimle kopararak yaptım ki anakamın deyimiyle "nezzetli" olsun. Günümüzde metal değince oksitlenme oluyormuş da, yok efendim besin değeri düşüyormuş da, şeklinde bilimsel bir açıklaması da olmuştur bunun.
Önce beş santim uzunluğunda doğradığım pazı saplarını haşladım, onları çıkardım. O suda yapraklarını da haşladım. Çok kısa bir sürede pazı yaprağı pişer. Rengi döner dönmez alınmalıdır kaynar sudan ve soğuk suya tutulmalıdır. Saplar ise nasıl seviyorsanız öyle olabilir, az pişmiş, çok pişmiş...
Patatesleri kabuklarıyla haşlayın. Soyun ve küp küp ya da elma dilimi doğrayın.
Bir karnıyarık tavasına yağı atın. Sonra soğanı kavurun güzelce. Zagodayı ekleyin. Domates yoksa da olabilir. Yerine salça önermem ama annem bazen kuru sarımsak eklerdi. Belki taze sarımsakla da güzel olur ha?
Sonra patatesleri ve haşladığınız pazıları ekleyin. Biraz böyle kavrulsun.
Üzerine pul biber yanına yoğurtla yedim ben. Yediğim için fotosunu başka zamana artık.
Afiyet olsun.
Pazı yapraklarından yaptığım sarma tarifini vermiyorum. Aile sırrımızdır. Şaka şaka, onun da fotosu yok. Çünkü fazla pişirmişim.
Bambolika
28.03.2013
Engürü
28 Mart 2013 Perşembe
1 Mart 2013 Cuma
Kendini Ararken

Etnik Kimlik İçinde Ötekileşmek
Bizim etnik bir kimliğimiz olduğunu ancak lise yıllarımda sorgular oldum ben. Niyeyse açıktan konuşulmayan bir gizemdi Pontusça. Yasaktan bile farklı bir dokunulmazlığı vardı. Evde konuşulurdu ama okula gidince, formel eğitimde hiçbir yerde esamisi okunmazdı.
Başka sorunlara, siyasi mecralara kapıldığımdan olsa gerek, bir süre sonra bu konuyu yine rafa kaldırmıştım. Zaten lisedeyken sınıfta, madem Türküz niye köy adlarımız Rumca, niye ninelerimiz Türkçe bilmiyor tarzı sorularla etnik kardeşlerimi ve büyüklerimi kış günü soğuk duşa sokmuş gibi olmuştum. Şimdi sınıfın bu soruyu patlattığımdaki halini, hazin bir sessizlik olarak tanımlarım, sorsalar.
Bizden önceki kuşak, Türkleşmek için çok çaba sarf etmişti. Sonunda yüzde yüz Türkçe konuşan bir nesle kavuşulmuştu. Ben çıkıp ne sormuştum? Bunun yanıtını beklediğimden değil, sadece mantık olarak anlamadığımdandı. Sesli düşünmüştüm sadece...
Müslümanlaşmamız araştırdığım kadarıyla Osmanlı Devleti hükümranlığı sırasında tamamlanmıştı. Ancak bu, dağların doruklarında yaşayan Pontos kalıntılarının Türkleşmesi için, Türkiye Cumhuriyetinin kurulması gerekiyordu. O da oldu. Yarım yüzyıl kadar iki dünyaları vardı Pontus Türklerinin,- bu tanımlama bana aittir, başka kullanan olursa yakarım(!)- Özel alan Pontus Kültürünü devam ettiriyor, kamuda Türk Kültürü yaşanıyordu. Gül gibi geçinip gidiyorlardı uzaktan bakıldığında.
Özel alan dediğimizi yaşatan tabii ki analardı; anadili dediğimiz de annelerimizden gelmiyor muydu? Anavatan, o da anadandı ya, devlet niyeyse baba oluyordu. Geldik mi kamusal alana yeniden? Özel alan, kamusal alan, nerede başlar, nerede bitere girecek değilim ama biliyorum ki benim anadilim aslında devletin sızamadığı yerlerde yaşamını idame ettirebilmişti. Yalçın kayaları gökleri bile rahatsız eden o coğrafyaya meydan okuyan analarımızın belleğinde...
1922'de mübadele olduğunda Hrıstiyan Pontoslar Yunanistan'a göçmüşler. Karşılığında bizim yöreye veya Türkiye'ye gelen Türk var mıydı? Nasıl gittiler? Niye gittiler? Müslüman olanlardan da giden olmuş mudur? O konularda yeterli bilgim henüz yok. Oradan buradan duyduklarım, gidenlerin vatan hasreti çektiği yönündedir. Bazıları zaman zaman bizim köylere gelmekte-dir/ymiş. Bazılarının hala akrabalık bağları sürüyormuş bir şekilde. Hrıstiyan-Müslüman ayrımına rağmen nasıl olmuş bu, tam anlamış değilim? Anlayamadığım öyle çok şey var ki! Hrıstiyan geleneklerinden benim zamanıma neredeyse hiçbir ritüel kalmamıştır. Buna annemden dinlediğim Kalandar Kutlamaları dahildir. Hrıstiyan geleneklerine duyulan korkuyu bu sitedeki yazıdan anlayabiliyorum.
İnsan yaşadıkça ufku genişliyor: Düşünüyor, var olanı sorguluyorsun. Dünyadaki düşünce akımlarıyla sen de şekil değiştiriyorsun belki. Dünyada ve ülkemizde ulusçuluk, ulus devletin o klasik, homojen kültür yaratma savaşının da etkisiyle etnik kültürler, ana dilleriyle yok olup gidiyor. Bazılarının adını bile belki literatürde göremeden yok olan diller var. El Cezire'de Anadili Gününde, 21 Şubatta yani, yayınlanan bir yazıya göre, her on beş günde bir, bir anadili yok oluyormuş artık. Neden bilmem, bu bana çok acıklı geliyor? Anadilim Pontusça yani yerel adıyla Romeyika ölümün eşiğinde olmasaydı bu kadar dokunur muydu bana bu durum? İşte onun yanıtını da bilmiyorum. İnsan-oğlunun/kızının empati yeteneğine güvenemiyorum, o insan kızı ben olsam bile.
Bir zamanlar bir kadın eğitim toplantısına katılmıştım. Biz Kürtler kadar çok ve etkin olmadığımızdan -ki çoğumuz Pontus kökenli olduğunu babasız çocuk gibi gizler- belki, benim Pontus kökenli olup bunu beyan eden, kadın vs olarak ötekileşmenin ötekisine düştüğümü söyleyince, şimdi profesör olan kadın arkadaşımızın bana yanıtı biber gibi yakmıştı, dilimi olmasa da yüreğimi. Şöyle demişti:"Siz kendiniz asimile oldunuz." O zaman Allah benim belamı versindi demek! Ben hala bu konuda konuşuyorsam asimilasyon tamamlanmamış, sayılmaz mıydı?
Nitekim ben bu Pontus olmaktan çektiğimi hiçbir şeyden çekmedim. Pontus olanlar bunu kabul etmez, olmayanlar da olaya böyle bakarken, ben neyim? Ben kimim? Sen kimsin, diye devrelerimi yakmak üzreyim?
Ben kendini başka etnik kültürden olup artık Türk duyumsayanlara da kızamıyorum. Sadece üzgünüm onlar için. Bu gidişte yapabilecekleri çok da bir şey var mı-ydı? Onlara göre bu gelinen nokta istedikleri bir şeyse, benim buna itiraz hakkım olabilir mi? Olmamalı! Ama niçin, soruyorum niçin, ben bu köklerden bir zenginlik yakalamışken, buna yönelmişken, niçin, bana sen bu baskın kültürdensin, sorgulama, devam et gitsin böyle deniyor? İsyanım bunadır. Biraz da birkaç yıl önce ölen Anakamdan(anneannem) iyice uzaklaşma korkusunadır belki. Yine, bilmiyorum!
Kaldı ki biyolojik olarak kimin ne olduğu, kimin kafatası kaç santimmiş hiç umrumda değil. Ben yaşadığım ya da yaşama olanağım olabilecekken elimden alınmış kültürüme bakarım. Sadece baskın kültür, bizim ülkemiz için Türk Kültürü mü yaşasın? Böylece nereye varacağız? Bu da bir tür "tek tipleşme/tipleştirme", değil midir?
Yeni anayasa süreci ile ilgili bir toplantıda anlı şanlı bir baro başkanının Türk-Atatürk Milliyetçiliğini bizlere öğretirken-biz bilmiyoruz ya- sarf ettiği cümleleri duyunca, pasif dinleyiciliğime son verip salonu terk etmiştim.
Düdüklü tencere içinde pişen patates kadar basınç altında hissetmiş, ne tepki vermem gerektiğini kestirememiştim. Çünkü konuşmacıyla hemfikir olan salon, karşılık vermeye kalksam fiziken olmasa da, ruhen beni linç edebilirdi. Konuşmacı zaten konuşması bölününce, gerilip tik yapmaya başlıyordu.
Onun anlattığı milliyetçilik, bana birden faşist milliyetçilikten daha aşağılayıcı görünmüştü. Atatürk'ü açıklamak derdinde değilim ama, o bugün yaşasaydı böyle demezdi diye düşünmüştüm o an. Zat-ı Muhterem şöyle diyordu kabaca: Varolan anayasamızda yer alan milliyetçilik, herkesi kucaklıyormuş. Nasıl mı? Kürt, Türk, Arap, Çerkes, Boşnak ne olursan ol, Türk olarak seni "kabul" ediyordu. "Kabul" mü? Peki ya ben, bu sizin seçtiğiniz ulusal kimliği "kabul" etmiyorsam, kaldı ki kabul etsem bile, bu bir anda olacak bir şey değil ki! Lütfettiniz ama almayayım da diyebilirim, yani diyebilmem gerekir? Madem demokratik ilkelerden de bahsettiniz biraz önce, ki o konuda bana göre çok düzgün açıklamalarınız olmuştu.
Bir Kürt anneye hapisteki çocuğunla görüşte Türkçe konuş, sen Türksün, deyince dili anında dönebiliyorsa alayım; geçmişte gördük ki olmuyor! Acılar katmerleniyor sadece. Benim Türklüğe bir alerjim yok, Lazlığa, Çerkezliğe, Kürtlüğe,... olmadığı, asla olamayacağı gibi. Aksine, hepsinin en iyi şekilde yaşatılacak güzel kültürel değerleri mutlak vardır. Kocaman bir bahçede, bir sürü değişik türden çiçek büyütür gibi yaşatalım etnik kültürlerimizi.
Dünyada nasıl bitki ve hayvan çeşitliliği her gün azalıyorsa, sanki aynısı kültürlere, onların en belirgin unsuru olan dillere sirayet etmiş gibi, onlar da yok oluyorlar günbegün.
Şimdi uzaktan bakma zamanı değildir. Barış içinde bütün etnik kimliklere saygılı bir ülke hatta dünya yaratılabilir. Yüreğimizde bu gidişata çare olacak insanlık mevcuttur bence. Vicdanımızı iyice bir yoklayalım...
Benim bu bahçedeki çiçeğim; PONTİC GREEK
Trabzon 'un ilçelerinin çoğunun yakın zamana kadar asıl dilidir Pontusça, Pontiaka(Yunancadaki söylenişi), Pontic Greek(İngilizce), yerel adıyla Romeika veya Rumeyika, Pontus Lehçesi Vikipedi'ye göre, Trabzon Rumcası da deniyor anadilime.
Karalahana sitesinden anadilim hakkında güzel bir kaynak, okuyunuz lütfen. Sonra Pontus Dili de Türkçenin bir lehçesidir denmesin. Ya da Lazca sanılmasın. Bizim oralar, Trabzon-Rize-Artvin civarı özellikle, öyle bereketli bir kültürel zenginliğe sahiptir ki, ben bile şimdi dönüp bakınca şaşırıyorum. Laz, Gürcü, Çerkes, Hemşin Ermenileri, Pontus Rumları ve elbette Türkler; benim bildiklerim. Oncacık coğrafyada bu kadar dil ve kültür!
Ekşi Sözlük'ten de bir entry kopyaladım, saraylı mıymışız biz deyip güldürdü beni. 3. Reich'tan biri söylüyorsa, doğrudur diye düşünüyorum.
"arkaik yunanca...heredot'un , sokrates'in dili...gemilerle gelip kaldı dağların arasında... ilk gün nasıl konuşuluyorsa hala öyle...birkaç türkçe kelime aldı içine hepsi o...yengem konuşuyor bu dilin çaykara ağzını. çaykara rumcası diyip geçme, komnenos sarayının dilidir o, saray rumcasıdır...elittir, incedir...
15.10.2012 21:03 drittes reich"
Köklerimi araştırma derdine düşünce bu konuda ilk derli toplu çalışmayı Oflu hemşerim, Ömer Asan'ın yaptığını gördüm. Piyasada ancak ikinci elden edinebildiğim araştırma kitabı PONTOS KÜLTÜRÜ'nün özetini bu linkten okuyabilirsiniz.
Son olarak, Özhan Öztürk'ün çok geniş kapsamlı bir çalışması olan PONTUS adlı kitabını meraklısına tavsiye edebilirim naçizane."Antik Çağdan Günümüze Karadeniz'in Etnik ve Siyasi Tarihi" tarafsız, belgelerle veriliyor. Sadece Türkiye kıyısındaki Karadeniz değil, Balkanlarla ilgili tarihi bilgiler bile var. Benim şu sıralar başucu kitabımdır, diyebilirim.
Bambolika
Ankara- 26.02.2013
Not: Biamag'taki haliyle
17 Şubat 2013 Pazar
Kış Çorbası à la Bambolika
Diyetimsi Çorba Tarifi
Efendim, baktım ki halkımız sosyal, siyasal olaylara yemek tarifi kadar ilgi duymuyor; bir hatamı telafi edeyim dedim. O hata nedir? Bol kalorili bir tarif vererek halkımızı böreğe yönelttim. Tıklanma rekorları kırıyor. Bloğumun medar-ı iftiharı oldu pırasalı börek.
Şimdi bari halka hizmet hakka hizmet düsturundan hareketle, hemen o böreğin aldırdığı kiloları en azından nötralize edecek bir sebzeli kış çorbası tarifi vereyim, dedim.
Malzemeler:
1. 1 adet düdüklü tencere
2. 1-2 su bardağı doğranmış beyaz lahana
3. 1 rendelenmiş havuç
4. 1 küçük doğranmış pırasa sapı, yerine 1 kuru soğan da olur
5. 1 patates(olmasa bile oluyor, denedim)
6. Patates olmayınca bir kahve fincanı kadar bulgur, olmadı pirinç, daha olmadı kuskus, daha da olmadı şehriye; bu çorbanın biraz nişastalanmasını sağlamak için. İsteyen sonra unlu yumurtalı terbiye yapsın. Ancak her yapılan ek, çorbanın diyet özelliğini azaltır, unutmayın. Bunun en sadelisi acayip bir diyet sağlıyormuş. Bkz diyet lahana çorbası.
7. Bir brokoli, 100 gram kadar, ince doğranmış.
8. Tuz, pul biber, sirke, eser miktarda salça ve yağ da koyarsanız tuzlanmış bile olabiliyor. Ev salçası tarzı salçalar için geçerli tabii.
9. Domates ve sivri biber koydum ben bu sefer ama bunlar kış sebzesi değil ki! Siz koymayın bence. Ben evdeki sebzelerin sapını falan da ekledim. Brokoli sapı gibi şeyleri sevmeyen aile efradı bana lif kaynağı yaratıyor. Hepsini çorbam için kenara ayırıyor sonra pişiriyorum. Kereviz ve yaprakları da, seviyorsanız gönül rahatlığıyla ekleyebileceğiniz kış sebzesidir. Ha maydanozu çiğden en sonda üzerine ekleyin, yakışıyor zerzevat hazretleri.
Yapılışı(Aman dikkat burası en zoru :)
Düdüklü tencereye yağı ve diğer malzemeleri boca ediyoruz. Üzerini örtecek kadar Terkos suyu olur, damacana suyu olur, tavuk suyu olmaz, et suyu hiç olmaz; niye, çünkü diyetimsi olacak, döküyoruz. Diyet benim neyime, maydanoz dalından bile inceyim diyorsanız, ne haliniz varsa görün! Krema bile yakışır o vakit. Bulyonları anmıyorum bile, dikkatinizi celp etmiştir umarım.
Biz böyle geyik yaparken düdüklü(düdüklü tencerenin halk arasındaki lakabı) tıslamıştır. Altını kısıp, üstünün düğmesini kapatıp 10-15 dakika pişiriyoruz. Vakti gelince açıyoruz. İsteyen blenderdan geçirebilir ama ben dişe dokunsun istedim. Korkmadan yiyin gayri. Kilo yapmaz hatta verdiriyor gibi bir his var içimde, bizim tartının yalancısıyım.
Ben servis sırasında elma sirkesi ve pul biber ekliyorum. Sirkenin yağ yakma gücü var, unutmayın. Afiyet şeker olsun lakin, aynalara bakınca da mutluluk veren cinsten.
Hanife Türkseven
ANKARA
1 Şubat 2013 Cuma
Lajja-Scham-Utanç'ın Önsözü
LAJJA-Utanç
Bundan sonra din demek insanlık demektir.
Önsöz
Ben fundamentalizm ve dinsel nefretten nefret ederim, işte bu yüzden 6 Aralık 1992'de, Ayodha'daki Babri Camisinin yıkılmasından kısa süre sonra Lajja'yı yazdım. Bu kitap Bangladeş'te bir azınlık olan Hinduların çoğunluk olan Müslümanlarca kovalanmasını anlatıyor. Babri Camisinin yıkılması ile Hinduların benim ülkemden tam anlamıyla dışlanması bir utançtır. Biz Bangladeş'i sevenler, ülkemizde böylesi korkunç bir şey olduğu için utanmalıyız. Hepimiz 1992'de olan bu saldırılardan sorumluyuz, hepimiz birlikte bu suçu taşıyoruz. Lajja kolektif yenilgimizin bir belgesidir.
Lajja Şubat 1993'te Bangladeş'te yayınlandı ve beş ay sonra yönetim tarafından yasaklandı. Bu yasağın bahanesi bu kitabın kamu huzurunu bozması idi. Aynı yılın Eylül ayında bir kökten dinci örgüt hakkımda ölüm fetvası çıkarmış ve başıma ödül koymuştu. Kökten dinciler Dakka sokaklarında bağırıp çağırarak kellemi isteyen yürüyüşler düzenlemişlerdi. Bütün bunlar benim dindarların saldırılarına, toplu katliamlara, totaliterizme karşı savaşmaktaki kati kararlılığımı sarsamamıştır.
Bangladeş benim ana vatanımdır Pakistan'dan bağımsızlığımızın bedelini üç milyon insanın canıyla ödedik. Bu büyük kurban, aşırı dinciler ülkemiz üstündeki gücü ele geçirirse boşa gidecektir. Beni ölü görmek isteyen mollalar boş bırakılırsa her yeni, ilerici hamleyi ta başından engelleyeceklerdir. Benim görevim, en azından ülkemi onlara karşı savunmaktır, buradan duyurarak, benim değerlerimi paylaşanlara, benim haklarımı korumakta destek olmalarını istemektir.
Dinsel fundamentalizm sadece Bangladeş'le sınırlı olmayan, görüldüğü her yerde kendisiyle savaşılması gereken bir hastalıktır. Ben kendi adıma hayati tehlikesi olsa bile meydan okumaktan korkmuyorum. Yazmaya devam edeceğim, saldırıları ve ayrımcılığı protesto edeceğim. Ben fundamentalist güçleri durdurmak için bir tek yol olduğunu düşünüyorum. Biz hepimiz yani özgür düşünceleri ve insani inançları olanlar, birlik olmalıyız ve onların kronik hastalıklı etkilerine karşı savaşmalıyız. Ben en azından kendi adıma suskunluğa düşmeyeceğim.
Teslime Nesrin
Sayfa 7, Bangladeş dilinden
Almancaya Çeviren Peter K. Lienen
Almanca'dan Çeviren Hanife Türkseven
28 Ocak 2013 Pazartesi
Lajja yani Utanç
1. Gün
Sabahın geç saatleri olmasına rağmen Suranjan hâlâ yatakta yatıyordu. Zaman zaman Maya onu rahatsız ediyordu:" Kalk dada(1), bir şey yap. Böyle kararsız kalmaya devam edersen bir felaket olacak." Yap bir şey... Suranjan bunun ne anlama geldiğini biliyordu: Saklanacak bir delik aramalıydı. Fareler korkudan böyle saklanır, tehlike geçince deliklerinden çıkmadan önce her yöne bakınır ve dinlerler. Onlar da tam böyle saklanmalı, ortalık sakinleşince önce her yöne dikkatle bakıp ortaya çıkmalıydılar. Suranjan niçin evinden kaçmak zorunda olsun? Adı Suranjan Datta olduğu için? Ve babası, annesi, kız kardeşi Maya? Onlar da evlerini Sudhamay Datta, Kiranmayi Datta, Nilanjana Datta ismini taşıdıkları için mi terk etmek zorundaydılar? İki yıl önce yaptıkları gibi Kemal, Bilal ve Haydar'a kaçıp sığınmak zorunda mıydılar?
30 Ekim 1990 sabahı Kemal onlara bir şey olacağı korkusundan ta Eskaton'dan çıkıp gelmiş ve Suranjan'ı uykusundan uyandırmıştı: " Çabuk gelin, birkaç parça giysi hazırlayın! Hepiniz gelin ve evi kilitleyin. Çabuk dediğimi yapın, çabuk, çabuk!" Kemal'in evindeyken hiçbir eksikleri olmadı.Sabahları yumurta ve ekmek, öğlenleri balık ve pirinç, öğleden sonraları bahçede doyurucu sohbetler olmuştu ve geceleri kalın yastıklı yataklarda uyumuşlardı-günleri çok iyi geçmişti-. Yine de neden Kemal'e kaçıp sığınmak zorundaydı? Kemal onun eski bir arkadaşıydı. Tabii ki Suranjan onu birkaç günlüğüne ziyaret edebilirdi ama neden buna zorunlu olsundu? Niçin evini terk edip kaçmak zorundaydı? Kemal niye kaçmak zorunda değildi?Bu ülke Kemal'in olduğu kadar onundu. O zaman niçin Kemal gibi dik duramıyordu? Niçin Kemal gibi bu vatanın bir evladı olduğundan, kendisine zarar gelmemesini talep edemiyordu?
Suranjan hiçbir kalkma belirtisi göstermiyordu. Kendi düşüncelerine dalmıştı ve huzursuz bir şekilde odadan odaya koşan Maya'ya aldırış etmiyordu. Maya'dan başka kimse başlarına korkunç bir şey gelmeden bir şeyler yapılması gerektiğini kavrayamamış görünüyordu. CNN'de dün akşamki yani 6 Aralık 1992'deki Babri Camisi Saldırısından kareler gösterilmekteydi. Sudhamay ve Kiranmayi donmuş gibi televizyonun karşısında oturuyordu. Onlar da Suranjan'ın onları Ekim 1990'daki gibi bir Müslümanın evinde saklayacağını umuyorlardı. Bu sefer Suranjan'ın canı hiçbir yere gitmek istemiyordu işte. O bütün gününü yatakta geçirecek. Kemal veya bir başkası onu almaya gelirse, diyecek ki: " Evimi terk etmiyorum, ne olursa olsun!"
.....
Lajja-Scham- Utanma: Teslime Nesrin
(Kitabın girişinden bir bölüm)
Almancası Peter K. Lienen
Almancadan Çeviren Hanife Türkseven
1) Dada, Bangladeş dilinde ağabey
Almanca Bilenler İçin Kitabın Der Spiegel'de Değerlendirmesi
06.02.1995
Bücher
Archiv des Schreckens
Taslima Nasrins Roman "Scham" erscheint jetzt auf deutsch - eine Chronik religiösen Terrors, aber kein literarisches Ereignis.
Der Morgen des 7. Dezember 1992: Auch in Dhaka, der Hauptstadt von Bangladesch, sind die Nachrichten des amerikanischen Fernsehsenders CNN zu empfangen. Bedrohliche Nachrichten. Am Tag zuvor ist im benachbarten Indien die 464 Jahre alte Babri-Moschee von fanatischen Hindus zerstört worden. Nun fürchten die Glaubensgenossen in Bangladesch die Rache der Moslems.
"Steh auf", sagt die 21jährige Maya Datta unter dem Eindruck der CNN-Bilder zu ihrem Bruder Suranjan, "tu irgendwas." Sie erwartet von ihm, daß er sie und die Eltern in Sicherheit bringt. Womöglich kann die Hindu-Familie Schutz und Unterschlupf bei moslemischen Freunden finden, bis sich die Wut der islamischen Fundamentalisten, des Straßenmobs verflüchtigt hat.
Die Zerstörung der Babri-Moschee steht am Anfang eines Buches, das die islamische Welt erschüttert hat wie zuletzt nur Salman Rushdies "Satanische Verse": Taslima Nasrins Roman "Scham"; in dieser Woche erscheint er auf deutsch*.
Nasrin, 32, schildert das Schicksal der Familie Datta an 13 Tagen im Dezember 1992. Die Ärztin und Autorin aus Dhaka hat den Roman unmittelbar unter dem Eindruck jener Ereignisse zu Papier gebracht, die auf dem indischen Subkontinent rund 2000 Todesopfer forderten.
Schon im Februar 1993 erschien "Lajja" in Bangladesch, zunächst als Novelle von 70 Seiten; innerhalb von fünf Monaten wurde das Buch 60 000mal verkauft. Dann kam das staatliche Verbot (Begründung: Störung der öffentlichen Ordnung) und bald darauf, im September, die Todesdrohung für Taslima Nasrin: Fundamentalistische Muslime verhängten die "Fatwa" - wie schon im Fall Rushdie verbunden mit dem Versprechen auf Belohnung für die Mörder.
Woher die Wut auf die Autorin? In "Scham" wird der religiöse Terror gegen die Hindus von Bangladesch beschrieben, _(* Taslima Nasrin: "Scham. Lajja". Aus ) _(dem Bengalischen von Peter K. Lienen. ) _(Verlag Hoffmann und Campe, Hamburg; 304 ) _(Seiten; 36 Mark. ) der Ende 1992 pogromhafte Züge annahm. Zu Helden verklärt werden die Hindus allerdings nicht.
Suranjan etwa, der eigentlich seine Familie beschützen müßte, hat keine Lust dazu. Warum sollte er seine Moslem-Freunde schon wieder um Hilfe bitten? Er fühlt sich selbst gar nicht als Hindu: Er ist Atheist und Sozialist. Und ein Nichtsnutz: Suranjan, 33 Jahre alt, lebt in den Tag hinein, lebt vom Geld des Vaters.
Der, Sudhamay, ein pensionierter Krankenhausarzt, gehört zur Gründergeneration des Staates Bangladesch: Kurz vor der 1971 erkämpften Unabhängigkeit gerät der junge Arzt in die Hände pakistanischer Soldaten, die ihm die Hose vom Leib reißen, um zu prüfen, ob er beschnitten ist. Das aber ist nicht der Fall, und so verstümmeln sie sein Geschlecht: "Wenn du kein Muslim werden willst, dann machen wir dich eben zum Muslim."
1988 wird der Islam zur Staatsreligion. Taslima Nasrin beschreibt die fatalen Folgen für die Hindu-Minderheit - bis hin zu den Hetzparolen auf der Straße im Dezember 1992: "Hindus, wenn ihr leben wollt, dann seht zu, daß ihr euch trollt."
Suranjan versinkt in Depressionen. Er mißtraut seinen moslemischen Freunden. Selbst seine frei denkenden Genossen fragen ihn plötzlich: "Warum habt ihr unsere Moschee zerstört?" Ihr? Wir? Dem Gift der Zuordnungen ist nicht zu entkommen. Ein paar Straßenjungs rufen hinter ihm nun her: "Packt den Hindu, holt ihn euch!" Er läuft davon: aus Scham.
Am sechsten Tag geschieht das Unheil: Eine Bande Jugendlicher erstürmt das Haus, zertrümmert die Einrichtung, verschleppt Maya. Suranjan sucht vergeblich nach der Schwester. Er betrinkt sich, holt eine Prostituierte von der Straße und quält sie, nachdem er sich vergewissert hat, daß sie moslemischer Herkunft ist. Am 13. Tag beschließt der alte Sudhamay, zusammen mit Frau und Sohn das Land zu verlassen. Eine ergreifende Geschichte. Doch kein ergreifender Roman.
Taslima Nasrin vertraut nicht der Wirkung ihrer Geschichte. Sie überfrachtet sie mit Daten, Nachrichten und Statistiken. Sie möchte, gerade in der später auf Romanlänge gestreckten Fassung, ein Übermaß an Informationen unter die Leser bringen: seitenlang Namen zerstörter Tempel, überfallener Dörfer und Menschen.
Das verlangt Geschick. Der amerikanische Romancier John Dos Passos hat schon in den dreißiger Jahren seine "USA"-Trilogie mit kompletten Nachrichtenblöcken durchsetzt, schroff in die Geschichte hineinmontiert. Auch Leon Uris hat in "Exodus" (1958) historische Daten in spannende Handlung verpackt. Taslima Nasrin aber müht sich hilflos damit ab, die Datenflut als Gedanken oder Dialoge ihrer Figuren auszugeben. Zwischen Leitartikelsätzen und Materialsammlung bleibt die Erzählung auf der Strecke.
Mit Rushdies Roman "Die satanischen Verse" (1988), dem anderen legendären Objekt fundamentalistischen Hasses, ist "Scham" schon gar nicht zu vergleichen. Dazwischen liegen Welten - nicht der guten Absicht, sondern des künstlerischen Vermögens.
Der Roman "Scham" hat dennoch seine Würde - und Berechtigung: als Archiv des Schreckens und der Erniedrigungen. Die mörderische Wut der religiösen Eiferer auf dieses Buch und seine Autorin bestätigt zudem, daß noch die unglaublichsten Begebenheiten in diesem Roman-Bericht der Wirklichkeit entsprechen. Die im August vergangenen Jahres nach Schweden geflohene Taslima Nasrin zahlt einen schrecklichen Preis: die Bedrohung ihres Lebens. Y
* Taslima Nasrin: "Scham. Lajja". Aus dem Bengalischen von Peter K. Lienen. Verlag Hoffmann und Campe, Hamburg; 304 Seiten; 36 Mark.
DER SPIEGEL 6/1995
Alle Rechte vorbehalten
Vervielfältigung nur mit Genehmigung der SPIEGEL-Verlag Rudolf Augstein GmbH & Co. KG.
Almanca Bilenler İçin Kitabın Der Spiegel'de Değerlendirmesi
06.02.1995
Bücher
Archiv des Schreckens
Taslima Nasrins Roman "Scham" erscheint jetzt auf deutsch - eine Chronik religiösen Terrors, aber kein literarisches Ereignis.
Der Morgen des 7. Dezember 1992: Auch in Dhaka, der Hauptstadt von Bangladesch, sind die Nachrichten des amerikanischen Fernsehsenders CNN zu empfangen. Bedrohliche Nachrichten. Am Tag zuvor ist im benachbarten Indien die 464 Jahre alte Babri-Moschee von fanatischen Hindus zerstört worden. Nun fürchten die Glaubensgenossen in Bangladesch die Rache der Moslems.
"Steh auf", sagt die 21jährige Maya Datta unter dem Eindruck der CNN-Bilder zu ihrem Bruder Suranjan, "tu irgendwas." Sie erwartet von ihm, daß er sie und die Eltern in Sicherheit bringt. Womöglich kann die Hindu-Familie Schutz und Unterschlupf bei moslemischen Freunden finden, bis sich die Wut der islamischen Fundamentalisten, des Straßenmobs verflüchtigt hat.
Die Zerstörung der Babri-Moschee steht am Anfang eines Buches, das die islamische Welt erschüttert hat wie zuletzt nur Salman Rushdies "Satanische Verse": Taslima Nasrins Roman "Scham"; in dieser Woche erscheint er auf deutsch*.
Nasrin, 32, schildert das Schicksal der Familie Datta an 13 Tagen im Dezember 1992. Die Ärztin und Autorin aus Dhaka hat den Roman unmittelbar unter dem Eindruck jener Ereignisse zu Papier gebracht, die auf dem indischen Subkontinent rund 2000 Todesopfer forderten.
Schon im Februar 1993 erschien "Lajja" in Bangladesch, zunächst als Novelle von 70 Seiten; innerhalb von fünf Monaten wurde das Buch 60 000mal verkauft. Dann kam das staatliche Verbot (Begründung: Störung der öffentlichen Ordnung) und bald darauf, im September, die Todesdrohung für Taslima Nasrin: Fundamentalistische Muslime verhängten die "Fatwa" - wie schon im Fall Rushdie verbunden mit dem Versprechen auf Belohnung für die Mörder.
Woher die Wut auf die Autorin? In "Scham" wird der religiöse Terror gegen die Hindus von Bangladesch beschrieben, _(* Taslima Nasrin: "Scham. Lajja". Aus ) _(dem Bengalischen von Peter K. Lienen. ) _(Verlag Hoffmann und Campe, Hamburg; 304 ) _(Seiten; 36 Mark. ) der Ende 1992 pogromhafte Züge annahm. Zu Helden verklärt werden die Hindus allerdings nicht.
Suranjan etwa, der eigentlich seine Familie beschützen müßte, hat keine Lust dazu. Warum sollte er seine Moslem-Freunde schon wieder um Hilfe bitten? Er fühlt sich selbst gar nicht als Hindu: Er ist Atheist und Sozialist. Und ein Nichtsnutz: Suranjan, 33 Jahre alt, lebt in den Tag hinein, lebt vom Geld des Vaters.
Der, Sudhamay, ein pensionierter Krankenhausarzt, gehört zur Gründergeneration des Staates Bangladesch: Kurz vor der 1971 erkämpften Unabhängigkeit gerät der junge Arzt in die Hände pakistanischer Soldaten, die ihm die Hose vom Leib reißen, um zu prüfen, ob er beschnitten ist. Das aber ist nicht der Fall, und so verstümmeln sie sein Geschlecht: "Wenn du kein Muslim werden willst, dann machen wir dich eben zum Muslim."
1988 wird der Islam zur Staatsreligion. Taslima Nasrin beschreibt die fatalen Folgen für die Hindu-Minderheit - bis hin zu den Hetzparolen auf der Straße im Dezember 1992: "Hindus, wenn ihr leben wollt, dann seht zu, daß ihr euch trollt."
Suranjan versinkt in Depressionen. Er mißtraut seinen moslemischen Freunden. Selbst seine frei denkenden Genossen fragen ihn plötzlich: "Warum habt ihr unsere Moschee zerstört?" Ihr? Wir? Dem Gift der Zuordnungen ist nicht zu entkommen. Ein paar Straßenjungs rufen hinter ihm nun her: "Packt den Hindu, holt ihn euch!" Er läuft davon: aus Scham.
Am sechsten Tag geschieht das Unheil: Eine Bande Jugendlicher erstürmt das Haus, zertrümmert die Einrichtung, verschleppt Maya. Suranjan sucht vergeblich nach der Schwester. Er betrinkt sich, holt eine Prostituierte von der Straße und quält sie, nachdem er sich vergewissert hat, daß sie moslemischer Herkunft ist. Am 13. Tag beschließt der alte Sudhamay, zusammen mit Frau und Sohn das Land zu verlassen. Eine ergreifende Geschichte. Doch kein ergreifender Roman.
Taslima Nasrin vertraut nicht der Wirkung ihrer Geschichte. Sie überfrachtet sie mit Daten, Nachrichten und Statistiken. Sie möchte, gerade in der später auf Romanlänge gestreckten Fassung, ein Übermaß an Informationen unter die Leser bringen: seitenlang Namen zerstörter Tempel, überfallener Dörfer und Menschen.
Das verlangt Geschick. Der amerikanische Romancier John Dos Passos hat schon in den dreißiger Jahren seine "USA"-Trilogie mit kompletten Nachrichtenblöcken durchsetzt, schroff in die Geschichte hineinmontiert. Auch Leon Uris hat in "Exodus" (1958) historische Daten in spannende Handlung verpackt. Taslima Nasrin aber müht sich hilflos damit ab, die Datenflut als Gedanken oder Dialoge ihrer Figuren auszugeben. Zwischen Leitartikelsätzen und Materialsammlung bleibt die Erzählung auf der Strecke.
Mit Rushdies Roman "Die satanischen Verse" (1988), dem anderen legendären Objekt fundamentalistischen Hasses, ist "Scham" schon gar nicht zu vergleichen. Dazwischen liegen Welten - nicht der guten Absicht, sondern des künstlerischen Vermögens.
Der Roman "Scham" hat dennoch seine Würde - und Berechtigung: als Archiv des Schreckens und der Erniedrigungen. Die mörderische Wut der religiösen Eiferer auf dieses Buch und seine Autorin bestätigt zudem, daß noch die unglaublichsten Begebenheiten in diesem Roman-Bericht der Wirklichkeit entsprechen. Die im August vergangenen Jahres nach Schweden geflohene Taslima Nasrin zahlt einen schrecklichen Preis: die Bedrohung ihres Lebens. Y
* Taslima Nasrin: "Scham. Lajja". Aus dem Bengalischen von Peter K. Lienen. Verlag Hoffmann und Campe, Hamburg; 304 Seiten; 36 Mark.
DER SPIEGEL 6/1995
Alle Rechte vorbehalten
Vervielfältigung nur mit Genehmigung der SPIEGEL-Verlag Rudolf Augstein GmbH & Co. KG.
20 Ocak 2013 Pazar
Bangladeş'te Durumlar, Teslime Nesrin'den
Teslime Nesrin bloğunda Bangladeş'in Radikal İslamcılarla imtihanını anlatıyor.
Bangladeş Yettin Artık Diyor!
Bangladeş berbat! Evet öyle! İslamcıların ülkeyi mahvetmesi için ne gerekirse yapıyor. 20 sene önce bana karşı bir savaş başlatıldı. Yüzbinlerce insan benim asılarak idam edilmem için sokaklara döküldü, bunu yaptılar çünkü İslam ve kadın hakları arasındaki çelişki hakkında gerçeği söyledim. Devlet bana karşı insanların dinsel duygularını incittiğime dair dosyalar doldurdu ve aylarca ev hapsinde kalmam yönünde güç kullanıldı ve sonunda ülkeden ayrılmak zorunda kaldım. O günden beri ülkeme dönmeme izin verilmedi. O tarihten sonra ülkeyi yöneten politikacılar veya askerler İslamı eleştiren yazar ve aydınları öldürmekle tehdit edenlere karşı hiçbir önlem almadı. Ünlü yazar Ahmad Sharif İslamcılaraın saldırısına uğradı. Ünlü bir şair olan Shamsur Rahman da saldırıya uğradı. İslamcılar kendilerini alaya alan bir roman yazdığı için Humayun Azad'ı öldürmeye çalıştılar. Arifur Rahman adlı karikatürist, çizdiklerinin İslamcılara hakaret ettiğini söyleyen devlet tarafından hapse atıldı. Asif Mohiuddin bloğunda İslamı eleştirdiği için iki yıl önce hapse girdi. Şimdi de İslamcılar tarafından bıçaklandı.
"Ateist olmak tehlikeli olabilir. Bangladeş'te tanınan bir ateist blog yazarı pazartesi gecesi başkent Uttara'ya bağlı bir banliyöde radikal İslamcıların saldırısına uğrayıp bıçaklandı.
Habercilerin bildirdiğine göre, Asif Mohiuddin kimlikleri tespit edilemeyen saldırganlar tarafından, Dakka’nın lüks Uttara mahallesindeki bürosunun yakınlarında, sırtından ve vücudunun üst kısmından defalarca bıçaklandı. Houhiddin'in saldırı sırasında yanında olan arkadaşları, Radikal İslamcıları suçluyorlar.
Salı Günü, 15 Ocak itibariyle Mohiuddin "düzelme kaydetti ama hayati tehlikeyi atlatamadı" ve halen operatörlerin suikastçi bozuntularının yol açtığı hasarı onarmak için üç saat uğraştığı Dakka Tıp Fakültesi Hastanesinde yatmakta.
Mohiuddin'in bloğu Bangladeş'in en çok ziyaret edilen bloglarından biridir. Mohiuddin, İslamın resmi din olduğu bir ülkede ki 153 milyon nüfuslu Bangladeş'in %90'ı kendini Müslüman olarak tanımlıyor, kimilerine göre 'Militan Ateizm' in avukatlığını yapıyor."
Bangladeş'in kendine verdiği en büyük zarar, gerçekten de, ne ateistleri öldürmek ve hapse atmak ne de onları yurt dışına sürgüne göndermektir; verdiği asıl zarar milyonlarca vatandaşını sonsuza kadar çenesini kapalı tutmaya mecbur etmesidir. Bangladeşliler artık çoğunluğun farklı bulduğu düşüncelerini ifade edemeyecekler.
Laiklik Bangladeş’in kuruluşunda en önemli dayanaklardan biriydi. Pakistan'dan daha liberal ve laik olunacağı farzediliyordu. Ancak kırk yıl içinde yöneticileri ülkeyi gerçek bir İslam devleti haline getirmeyi başardılar. Ülke Pakistan'dan ayrılmıştı. Ancak gerçek şudur ki Bangladeş Pakistan'dan daha iyi durumda değildir.
19. 01.2013
Çev: Hanife Türkseven
Düzeltme Çevirmen Nuray Önoğlu
13 Ocak 2013 Pazar
Teslim Olmayan Teslime Nesrin'in
Bir Kadın Yazgısı*
Uzun zamandır yakın takibe aldığım Bangladeşli yazar Teslime Nesrin'in Türkçeye çevrilmiş tek eseri olan Cumhuriyet Kitapları'ndan Bir Kadın Yazgısı'nı yeni bitirdim. Müslümanların tehdidi altındaki bir Hindu aileyi anlattığı Lajja yani Utanç adlı kitabı yüzünden ülkesindeki radikal dinciler tarafından hakkında ölüm fetvası çıkarılan Nesrin, 1994'ten beri değişik ülkelerde siyasi mülteci olarak yaşamını sürdürmektedir. Şimdilerde Hindistan'dadır.
Nasıl bir ironidir ki adı "teslim olan" anlamına gelen bu kadın bağnaz dindarların bütün tehditlerine rağmen teslim olmamıştır. Olmaya da niyeti yok gibi. Kendisini sosyal medyadan İngilizcem izin verdiği ölçüde izliyorum. No Country for Women(Kadının Ülkesi Yok) adında bir bloğu var. Ayrıca adını taşıyan bir web sitesi. Yazdıklarından, sıkı bir insan hakları savunucusu, kadın hakları takipçisi, dinsel bağnazlığa karşı mücadele veren bir sözcü olduğunu biliyorum.
Sosyal medyada özellikle İslam aleminden bazı kendini bilmezlerin kendisine yaptığı küfürlerin haddi hesabı yok. Okuduğumda yüzüm kızarıyor. Twitter'da birileri küfredince ben dayanamayıp yanıt vermiştim. Bir dindar(!) kişi nasıl olup da böyle küfredebilir, aklım almamıştı? Teslime ise onları deşifre ediyor ama muhatap almıyor, hiçbir saldırı onun güncel olayları laik, hümanist ve feminist değerlendirmesini engellemiyor. Hatta zaman zaman o da sertleşiyor. Ben bile keşke böyle demese diyorum. Elbette koruma duygusuyla, yoksa haklı olduğunu biliyorum.
Kitabı kitapçılarda bulamadım, netten ısmarladım. Zaten anladığım kadarıyla tek baskıda kalmış kitap.
Teslime Nesrin'den bahsedince birçokları onu İranlı, bazılarıysa Afgan sanıyordu. Ben ise Hindistanlı Müslüman kökenli. Onun kökenini net bilmemek Türkiye'de kendi doğusuna olana ilgisizliğin de bir göstergesi gibi geliyor bana. Her konuda olduğu gibi Batıdaki feministler bizim daha bir ilgi alanımızda. Bu durum belki de Bangladeşliler için de geçerlidir. Hepimiz Batıya bakarken "yazgı" benzerliğimiz olan birbirimize bakmayı unutuyoruzdur. Hatta bana kalırsa birbirimize yeterince destek ver(e)miyoruz. Mollaların ölüm fermanı verdiği Teslime Nesrin'e resmi olarak devletimiz, resmi olmayarak ülkemiz hümanist ve feministleri ne kadar destek ver-di/iyor acaba?
Bu bağlamda Cumhuriyet Kitapları'na teşekkür etmek gerekir. Teslime Nesrin'in adını bu şekilde duyurmak bile, bir farkındalık yaratmak açısından çok değerlidir. 1962 doğumlu yazarın yaşadıklarının bir kısmını doksanların ortalarında medyadan takip etmeye çalışmış, Doğulu genç bir kadın olarak onu çok iyi anlıyorum diye düşünmüşümdür.
Simone de Beauvoir'ın Bir Genç Kızın Anıları'nı okuduğumda kadınların genç kadınlık süreçleri, yaşadıkları kısıtlamalar açısından ne kadar da benziyor diye karşılaştırma yapmış ama Avrupa'da bazı toplumsal kuralların hiç de bizimki gibi olmadığını anlamıştım. Örneğin namus kavramı farklı idi. Bizdeki kadar kadınlar aleyhine bir katılık yoktu. Kadınlar bizde erkeklerin dekoratif nesneleri değillerdi. Ortalığa çıkarılmazlardı. Yok'a yakın olmaları en iyisiydi, işte bunlar bizi, Önasyalı kadınları Avrupalı kadınlardan çok daha gerilerden başlayarak mücadeleye katılmaya itiyordu. Bu yüzden Bir Kadın Yazgısı bana konusu ve dokusu bakımından Duygu Asena'nın Kadının Adı Yok özyaşamöyküsel romanını daha çok çağrıştırdı.
Bir Kadın Yazgısı iki bağımsız kısımdan oluşuyor. Birinci kısım, kitabın adı olan bölüm aynı zamanda; uzunca bir öykü, ikinci kısım ise Seçenek adını taşıyor, iki kız kardeş arasındaki mektuplarla yapılandırılmış.
Her iki kısımda da Bangladeş'in muhafazakar yapısına isyan etmiş kadın kahramanlar var. Burjuva ya da bürokrat kökenli ailelerden geliyorlar ve-veya onlara gelin gidiyorlar. Yani orta-üst gelir düzeyindedirler. Kadınlarımız iyi eğitim almış, kendi ayaklarının üzerinde durabilen ama bizim gibi İslami kültürlerden kadınlar için çok tanıdık olan toplumsal baskılardan bir türlü azade olamayan karakterlerdir. Çünkü bir meslek sahibi olmak kadının, kadınsal niteliklerine bir artı olmakla birlikte, evlilik kurumu gibi katı geleneksel yapının içinde erkeğin statüsünü bozacak hale gelince kıyametler kopuyor. Klasik rollerini reddeden kadın, başta eşi ve onun ailesi olmak üzre, kendi öz ailesi dahil bütün toplumun nefretini toplamakta ve yalnızlaşmakta geç kalmıyor.
Bir Kadın Yazgısı'nda yakışıklı ve kariyer sahibi ama erkek olarak ödevini yapamayan eşini tanıdıkça düşünceleri dönüşen kadının iç konuşmasından bir bölüm:
"Altaf'ın benden beklediği, tüm kişiliğimi yitirmem, tüm bildiklerimi unutmam tümüyle teslim olmamdı. O, benden kendi istediğini yaratacaktı. Şimdi artık beni nasıl gördüğünü biliyorum ve ona karşı en ufak bir aşk duymuyorum. Onsuz yapabileceğim, o olmadan daha az üzüleceğim, belki de mutluluğu yakalayabilme şansını bulacağım düşüncesi filizlenmeye başladı kafamda." (s.56)
Erkeklerle yaşadıkları sonunda aşk'ı sorguluyor ikinci kısımdaki Abla; Bangladeş dilinde Bubu. İlk evliliğinde eşinden gördüğü baskıdan kaçıp kendi ayakları üzerinde duran, seyahatlere çıkan Bubu, daha bağımsız bir ilişki kurduğu ikinci sevgilisiyle evlenince her şeyin yavaş yavaş değişmeye başladığını görür. Erkekleri sevmenin bir suç mu, kusur mu olduğunu sorgulamaya başlar. Sevip evlenince bencilleşmeye ve çirkinleşmeye başlamaktadırlar. Toplumun onlara sağladığı konfordan hiçbiri gönüllü vazgeçmeye niyetli değildir. Son aşamada kazara evlilik dışı bir ilişkiden hamile kalınca, bebeği doğurup onu erkeksiz büyütmeye karar verir. Çok zor olacağını bilse de bu kararından memnundur. Bu türden bir kararın İslam dünyası için kadını, katli vaciptir fetvasına götürebileceğini görüyorum. Bu mektuplardaki Bubu gerçekten arı kovanına çomak sokmuştur.
Gerçeğe dönersek, kitaptaki isyankar kadınların hepsi Teslime Nesrin'dir bana kalırsa. Edebi anlamda roman türünün Doğuda daha az gelişmiş olduğu düşünülürse bu kitabın da anlatı olarak gün yüzüne çıkmasına şaşırmadım. Özellikle birinci kısmın yer yer kapalı ve oriyantal bir dili var. Meramını ise boşluklar bırakmasına rağmen iyi vermiştir. Gözü açılmadık sığırcık yavrusu kız çocuklarının okulundan koparılıp hayırlı bir kısmetle baş göz edilmesi, bizim için de çok tanıdık, değil mi?
İkinci kısım daha açıktır. Mektuplaşmalarda Bangladeşli kadının statükosuna dair beyin fırtınası ve sorgulamaları çok daha net görüyorsunuz. Dindar olan küçük kız kardeşin, süreç içinde din adamlarının bazı sahtekarlıklarına tanık olması ile geçirdiği dönüşümü de gözlüyoruz. Yine de her konuda ablası ile hemfikir değildir. Bu kız kardeş sanki Teslime Nesrin'in feminizmde sorguladığı noktaları temsil ediyor.
Bubu yani özgürlükçü ablanın kız kardeşi Nupur'a kısa ama görüşlerini net yansıttığı mektubu:
"Nupur,
Nefret ettiğim bir düşünce varsa, o da anneliği kadınlığın en yetkin olgusu kabul eden anlayıştır! Benim çocuk doğurma isteğimin nasıl böyle bir düşüncenin etkisiyle oluşabildiğini düşünebildin?
Şunu bil ki küçük budala, eğer ben bir çocuk istiyorsam, bu bir amacı gerçekleştirmek için değil! Yalnızca, çocuk dünyadaki en güzel varlık olduğu için ve ben başka hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak bu ana-çocuk ilişkisini yaşamak istediğim için. Benim ihtirasımın sınırı bu.
Hayır, aslında, başka bir şey var. Bu çocuğun bizi doğumumuzdan itibaren kuşatan ataerkil yönteme bağlı olmamasını istiyorum. Benim dünyaya getireceğim canlının bu egemenliğe son vermesini gerçekten istiyorum.
Çocuğu aldırma öğüdünü dinlemeyeceğim Nupur.
Ben çok iyiyim. Benim için özellikle kaygılanma! Mutluyum.
Yakında.
Bubu" (s.187)
Nupur'un babasız çocuk büyütmenin ne kadar zor olabileceği konusunda uyarılarını çok haklı buluyorum. Çözüm, erkeklerden yılıp onlardan soyutlayarak çocuk büyütmek olmamalı diye düşündüm ben de okurken. Sonuçta o çocuk bir şekilde erkeğin katkısıyla dünyaya geliyor, erkek de ondan sorumludur ve ona ilişkin hakları vardır. Bu hakları nasıl kullanabileceği konusunda elbette benim de kuşkularım ve tedirgin olduğum noktalar var. Bir de çocuğun babasızlık konusunda ilerde söyleyecekleri olacaktır. En zor kısım da bu değil midir?
Bu konu gerçekten bir sorunsal. Paradoksal aynı zamanda: Ataerkil sisteme yeni bireyler eklemekle ilgili bir sorun yumağı. Sistem dışına kaçmak-çıkmak olası mıdır, gibi birçok soru üşüşüyor aklımıza? Bir de epey yalnız olan kahramanımızın durumunda?
Yani kitap başarıya ulaşıyor. İçsel hesaplaşmalara giriyorsunuz, kadın olarak ataerkinin zulmü altında yaşadığınız haksızlıklar diziliveriyor yan yana. Aslında yalnız değilsinizdir ama... Dünyanın ummadığınız bir yerinde mangal yürekli kadınlar vardır.
*Cumhuriyet Kitap Kulübü, 192 Sayfa, Mart 1999, Çev: Bülent Berkman
Hanife Türkseven
Ankara, 21. 12. 2012
Yazının bianet'te yayınlanan hali için ://bianet.org/biamag/dunya/143672-teslim-olmayan-teslime-nesrinin-yazgisi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

