14 Mayıs 2013 Salı

Mavi Çayırın Kadınları


                                                    Mavi Çayırın Kadınları

                                                                     Çiğdem Sezer

Roman Kahramanları Yayınlarının ilk kitabı. Öncelikle hayırlı uğurlu olsun diyelim: Böylelikle bu ülkenin geleneklerine uygun bir girişi olsun yazımın.
Her alanda ilkler özeldir; ilk aşk, ilk çocuk, ilk maaş, ilk müşteri, burada da bir yayınevinin ilk kitabıdır söz konusu. İlkler zordur, bazen ardıllarının kaderi onlara bağlıdır.

Benim için de bir ilk oluyor şu anda, roman en sevdiğim yazın türü olmasına rağmen, lisede 10 tam puan aldığım bir roman değerlendirme ödevi haricinde roman değerlendirmesi yazmadım. (Duyan da bir bu konuda eksiğim var sanacak!) Ödevin bir klasik roman üzerine ve bilmem kaçıncı kez benzer biçimde yapıldığı düşünülürse, adını andığıma değmez.

Geçenlerde facebookta yeni açılan bu sayfada  Ali Akdemir adında bir eleştirmenin Düğümlere Üfleyen Kadınlar'la ilgili değerlendirmesini gördüm. Edebiyat öğretmeni eşimin sınav kağıtlarını değerlendirirken tuttuğu puan çetelesinden daha detaylıydı yöntemi. Şiddetli bir kıskançlık kriziyle sarsıldım ve kendime geldim. Ben de böyle bir not sistemi geliştirip değerlendirme ve eleştiri yazmalıydım. Oldukça nesnel görünüyordu çünkü.

Anlık yargılar çoğunlukla (hesapladım: % 97.33) fos çıkar. Eleştiri zaten öznel bir şeydir, demişti Hülya Soyşekerci, bir keresinde. Oysa bana kalırsa o, değerlendirmelerinde oldukça nesneldi. Benim birkaç değerlendirme notumda(bunlara yazı bile denemez sonucuna vardım, sonradan okuyunca) olduğu gibi; yok çok güldüm, aman da ağlattı, olmadı sevindirdi gibi naif cümleleri hiç olmazdı. Olsa bile zarif bir hanımın geniş gülerken elini ağzına götürmesi gibi incelikle yapardı bunu. Edebiyat buydu nitekim, 'edep'ten gelirdi. Fakat ben son yıllarda 'edep'le bozuşmuştum biraz.

Dedim ya, ilk roman değerlendirmem olacak bu, o yüzden nasıl da dolanıyorum arka yollardan, sadede gelemiyorum. İnsan ilk roman  değerlendirmesini, affedersiniz, sizi sümüklü küçük bir kız çocuğu halinizle anımsayan birinin romanında dener mi? Kuzey rüzgarı yemiş bir Trabzonluysa yapar! Nasıl olsa hoş görüleceğini umar hatta bekler belki de...

Bir Trabzon Panoraması

Roman esasen Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra yani 90'lar sonrasındaki Trabzon'da geçiyor. Bavul ticareti, kadın ticareti ve daha bilmediğimiz kirli işler iyice yaygınlaşmışken... Trabzon'un bu süreçte yaşadığı sosyolojik değişimi, kentin özellikle bazı semtlerinin yaşam biçiminde oluşan ani yozlaşmayı, bunun bütün toplumsal dokuyu nasıl etkilediğini gözlüyorsunuz. Kentin turistik belde ve binaları mekanları oluşturmuş: Ganita Çay Bahçesi, Rus Pazarı, Çömlekçi, Boztepe, Sümela Manastırı, ilk anda sayabildiklerim...

Çoğunlukla hayatta kalma, bazen de lüks yaşamaya özlem yüzünden, özellikle Trabzon ve çevresinde yaşanan, kısaca Nataşa olarak adlandırılan kadınların dramları hakkında hepimizin az çok bildiği şeyler var. Bunlara kendi perspektifinden birkaç karakterle ışık tutmak istemiş Çiğdem Sezer. Çok nesnel değerlendirmeyle bu çabaya 10 üzerinden 9,5 veriyorum.

Mavi Çayırın Kadınları'nın yerli kahramanlarının ise travmatik çocuklukları var. Benliklerinde yer etmiş olumsuz anılar yüzünden şimdi özellikle karşı cinsle olan ilişkilerinde sürekli bir tıkanıklık gözleniyor. Bu, tanıdık bir durum olmakla birlikte, bunun kahramanları nereye götüreceği veya götüremeyeceğini merak ediyorsunuz.

Romanın dili, benim gibi bazen hangi dili konuştuğu bile anlaşılamayan biri için çok duru. Hatta hijyenik derecede temiz bir Türkçe. Unutmayalım geçmişte sağlık eğitimcisi olan bir yazarla karşı karşıyayız. Sadece, acaba Trabzon dokusu ve kokusu, yerel konuşma biçimine biraz yer verilseydi daha çok hissedilir miydi sorusu geçmedi değil aklımdan? Bir yandan da bu yazarın kendi tercihidir, bana mı kaldı tasası deyip kovaladım bu düşünce bulutunu tepemden. Sonuçta roman Türkçe yazılmıştı  ve Türkçenin kurallarını iyi bilmek ve kullanmak ayrı bir başarıydı. Türkçenin düzgün kullanılma başarısına 10 tam puan verdim gitti.

Hasan'la Olga'nın farklı diller ve kültürlerden iki aşık olmalarına rağmen şiirlerde buluşabilmeleri, bir şairin ütopyasıdır deyip çıktım işin içinden. Yazarı öncelikle şiirleriyle tanımış, sevmiş biri olarak... Puşkin ve Nâzım'ın şiirlerinden alıntılarla süslenmiş aşklarına da ben aşık oldum. Zaten şiirsiz aşkın, hayat damarlarından biri kopmuş demektir. Fakat Hasan ilişkisini bir gurbet aşkı olarak geride(Moskova'da) bırakmış, bu yönüyle Almancılar gibi davranarak bizi hiç şaşırtmamıştır. Şaşırtsaydı iyiydi... Hasan'a  rakamla -0-,  yazıyla -sıfır- verdim. Bu da ona ders olsun!

Romanın bir yerinde Perihan Teyzeyi(yazarın annesi) gördüm. İşte başkasının göremeyeceği bir ayrıntı daha. Nasıl nesnel olayım? Tatyana'ya çay ve kurabiye ikram etmişti. Mahallenin bu koruyucu teyzesinden başka kimse Tatyana'ya o kentte bir fahişe olduğunu unutturmamıştı. Bir tek o...

Roman kahramanlarının genel çizgilerine bakıldığında, bir şekilde çocukken mağdur olmuş ve dışı sertleşmiş kadınlar görüyoruz. Hepsi iyi eğitim almış sayılabilir. Belki huysuz, belki kaprisli ama özünde iyi niyetli ve duyarlı kadınlar. İşte nesnel değerlendirme yapmaya çalışan beni yoldan çıkaran bir detay: Kişi kendinden bilir işi. Çiğdem Sezer "iyi"nin yanında bir yazar. İnsanlar iyi olsun, mutlu olsun, aşklar güzel olsun derdinde. Onun için derleyip toparlayıp düzenleme gereği duyuyor bu çivisi çıkmış dünyayı.

"Ah güzel 'Çiğdem Ablam' benim" diyorum, şair bozuntusu bile olmadığım için devamı gelmiyor haliyle, düz yazı olarak anlatayım; umut veren bir Yeşilçam filmi gibi geçti özellikle yerli karakterlerin hayatları gözümün önünden. Kitabı bitirdiğimde tatlı bir gülümseme yayıldı yüzüme, hiç denemediğim bir şeyi yapmaya bile karar verdim: Bu roman değerlendirme yazısını yazdım, değerlendirme kısmı eksik kalmıştır yüksek olasılıkla, affola, izlenimlerimi yazdım diyelim. "Her şey güzel olacak", mottosu diriliverdi içimde ki hiç kanmam ben bu beylik laflara, inanmak isterim, o ayrı...

Romanın insana ve insanlığa umut aşılama gücüne 10 üzerinden 100 verdim. Yetkimi MEB'den almasam da kanaat notu kullandım. Çünkü belki ihtiyacımız olan tek şey o umut tohumunda saklıdır. Gerisi teferruattır.

Bambolika
13.05.2013
Ankara

Antilop ve Flurya'dan




Margaret Atwood'un Antilop ve Flurya'sını biraz önce bitirdim. Bu dünyanın kahrolası kapitalist düzenini daha iyi anladım ve yaratılan distopya beni silkeleyip bıraktı sanki. Konunun sosyal ve pozitif bilimsel tasarımıyla uygulanışı bir yana hayal gücünün sınırlarının olmayışıyla, edebiyatın kucaklaşmasından nasıl harikalar çıkabileceğini yeniden anladım.


Kurguya bayıldım, sıralı değil ama ters yüz bir zaman karmaşası da yok.  Merak unsurunu köreltmeden ama okurun sabrını zorlamadan anlatımı sürüp gidiyor.  Baş karakterdeki(Jimmy)  hasarların etkisini çok betimlemeden, düşünce biçimiyle ustalıkla vermiş yazar.Geçmiş oldukça detaylı ve berrakken sonrası bulanıyor.


Bu türden fantastik eserlerde hep şu koku gelir burnuma: Sanki senaryoya kolayca çevrilebilirlik durumu vardır. Gerçi  beynimiz artık o şekilde işliyor da olabilir, yani zihnimizde sinema görüntüleri canlandırabiliyoruz belki. Bu olumsuz ya da  kısıtlayıcı bir şey mi acaba diye düşündüm okur bakımından. Yoksa yazar belki, tam da bunu hedeflemiştir.

Roman bitmiş haliyle, he sanki o bitmiş, asıl beni bitirdi, bana bakıyor, ben ona bakıyorum. Kapakta romanda bahsedilen hayvanlara daha çok benzeyen canlılardan niye kullanmamışlar, diye düşünüyorum? Yani bu türden illüstrasyon yapmak zor olmasa gerek. "Tabak kadar kanatları olan kelebekler" örneğin, benim ilgimi çekerdi. Domuzonlara benzer fareler neredeyse bizde bile vardı bildiğim; üzerinde insan kulağı büyütüyorlardı laboratuvarlarda. Demek istediğim, bence  kapak sönük kalmış romana göre.

Çeviride ufak tefek kusurlar vardı belki. Kusurların mantığı da vardı. Çünkü iki zorlu işi başarmış Çevirmen Dost Körpe(isim takma değilmiş; kuşkulanıp araştırdım). Biri zaten sözcük dağarcığı çok geniş ve halüsinasyonlar gören bir kahramanı seslendirmek, bir diğeri ise o kahramanın ortamı. Öyle bir ortam ki artık genetiğin cılkı çıkmış bir dünyada yaşıyor. Bir canlıya birden fazla canlının özelliği yerleştiriliyor ve yeni bir adı oluyor haliyle. Bu adı Türkçeye sırıtmadan çevirmek kolay olmasa gerek... Domuzon bunlardan biri, kurtek, rakunk... Yani bana çeviriler uydu gibi geldi. Gerçi avantaj da sağlamıyor değil bu durum, sonuçta bu sözcükleri Türkçeye kazandıran ilk kişi olunca, sözcüklerin yerli yerinde olup olmadığını  karşılaştırılacak bir durum da yok.

Elbette her eseri özgün dilinden okuyacak durumumuz yok ama İngilizcemi ilerletip böyle romanları anadilinden okusam, tadına da doyum olmaz herhalde. Yaz bunu bir kenara kızım Bambolika!


Roman bittiğinde kendime ve yazmaya hevesligiller familyasına pek bir üzüldüm. 11 yaşına kadar okul görmemiş bu teyze, belki de bizim, beynimizi en taze döneminde körelten eğitim sisteminden azade bambaşka bir düşünce biçimi geliştirmişti. Çalışarak, didinerek yaşadıkları ve düşledikleriyle harman yapıp böylesi yapıtlara imza atabilecek duruma geldi. 16 yaşında yazar olmak istediğine karar verdi ve kendini çok okuyan biri olarak tanımlıyor. Klasik masallar yani fantastik eserlerin atalarıyla başlamış okumaya... Daha sonraları para kazanabilmek için erotik dergilere kısa öyküler bile yazmış.

Atwood o kadar alçak gönüllü ki, twitter'dan kendisine teşekkür ettim. Yanıt verdi; teşekkür etti. Bilmem mesajım 'yazmaya hevesligiller'e gitti mi?


Araştırma yaptım, tahmin ettiğim gibi romandaki genetiğiyle oynanmış hayvanları canlandırmış birileri. Biri de bu tavşan türü; fosforlu, jel kıvamında. Sonra bunlar aşırı çoğalınca, onları yiyecek canlılar üretiyorlardı.



7 Mayıs 2013 Salı

Sadeleştirilmiş Sucuklu Kuru Fasulye



Mutfağa veya midesine meraklı Değerli Okuru merakta bırakmamak adına hemen sadeleştirme ne demekmiş onu anlatayım. Burada sucukları yemeğin pişmesinin son veya istenirse servis aşamasında ince dilimleyip sonra dilimleri dörde bölmeyi ve bunu tavalayıp yağını aldıktan sonra yemeğe veya tabağa eklemeyi kast ediyorum. Yoksa bayağı kesirlerle ilgisi yok. Korkmayın hemen... Hatta altına kağıt havlu döşediğimiz bir kapta, kızarttığımız sucukların yağını iyice emdirebiliriz. Sucuk aromasını kuru fasulyede çok sevmeme rağmen, yağının tamamı suya geçince hem kalorisi artıyor hem de mideyi zorluyor. Zorlamalar demokrasilerde yeni çareler aramaya itiyor bizleri.




Malzemeler:

1. 1/2 kilo Karadeniz fasulye veya benim bulabildiğim gibi İspir fasulyesi
2. Bir büyük kuru soğan
3. Domates ve biber salçası, her birinden birer çorba kaşığı
4. Zevke göre baharat
5. Bir küçük kangal dana sucuk
6. Bir güveç tenceresi(daha lezzetli oluyor denedim)
7. İki kaşık yayık tereyağı ve biraz sıvı yağ

Semtin sosyete pazarını yeni keşfeden Bambolika pazardan ala ala yarım kilo İspir fasulyesi ile yarım kilo karnıkara almıştır. Karnıkara börülcenin bence güzel adı. Karnıkara denince her Türkçe bilen görünce ne olduğunu anlar; karnında doğum lekesi gibi karalık vardır bunun. Oysa börülce öyle mi, görümceyi çağrıştırdığından yemeyen vardır vallahi. Zavallı bakliyata yazık değil mi?

Sebze dedikodumuzu da yaptıktan sonra kuru fasulyeyi nasıl pişirdiğim konusuna geçeyim?
Akşamdan, -ben bu işleri akşam yemeğini müteakip yaparım- güzelce yıkadığım fasulyelerimin üzerini beş on santim geçecek kadar ılık su ile bekletmeye aldım. Bu ılık suyu da çaydan kalan sudan tedarik ederim ki, o su kendi halinde soğuyup ziyan olmasın.

Ertesi gün iyice kabarmış fasulyelerin suyunu döküp birkaç taşım haşladım. Bu arada kapağını kapalı unutmayın ki taşım gerçek anlamını kazanmasın. Ben öyle yaptım; ocağı temizlemekle meşgulüm halen.

Sonra fasulyeleri süzüp duru sudan geçirdim. Vitamin mineral ne varsa, hepten kaçtı gitti ama biz bunu ninelerimizden böyle gördük. Yapacak bir şey yok! Güveci ocağa oturttum, orta ateşte yağı içine ekledim, üzerine soğanı doğradım. Evde acı sivri biber vardı onu da doğradım. Onlar kavruladururken salçayı da içine koydum ve fasulyeleri içine attım. Burada bir hinlik yaptım. Su olarak damacana suyu koydum, çeşme suyuyla pişirmeye kıyamadım değerli fasulyelerimi. Çünkü hemen hemen tüm malzeme aynı olsa da Trabzon'da köyde pişirilen kuru fasulyenin tadını yakalayamıyordum. Anakam, eh buranın suyu başka, havası başka demişti. Eh havayı olmasa da suyu dağlardan getiriyorlar ayağımıza. Kullanalım bari!

Bu aşamadan sonra fasulye pişken olunca bir saat bile sürmedi yemeğin pişmesi. Yukarıdaki fotoğraf aşamasına geldik böylece. İsteğe göre bu sade haliyle de yenebilir ve baharat eklenebilir. Ben sucuğu bir bakıma baharat gibi kullanacağımdan baharat eklemedim. Sadece tuzladım biraz.

Sucukları tabağın üzerine baharat gibi ekleyince görüntü aşağıdaki gibi oluyor.




Bana biraz önce epey afiyet oldu. Size de olur umarım.

Elbette pirinç pilavı da ister yanına, mümkünse sadeli yani pirinç ve tereyağından olandan. Kışa veda, yaza merhaba olarak düşünün. Mevsim yemeği değil ama...



Bambolika
07.05. 2013
Engürü







27 Nisan 2013 Cumartesi

Yeşil Mercimek Salatası


Oğlum küçükken folikasit eksikliğine bağlı demir yetersizliğine doktoru ısrarla yeşil mercimek önermişti. İki üç yaşlarında olan oğlumda kansızlık yoktu ama titiz doktorumuz olma olasılığını önlemek istiyordu sanırım. Yeşil mercimekle tanışıklığım böyle oldu. Eh ona yedirebilmek için biz de yedik.

Geçtiğimiz günlerde Facebooktan tanıştığım bir genç arkadaşımın vegan(*) beslenmeyi seçtiğini öğrendim. Yaşı henüz çok küçük olduğundan ona bu salatayı önerebilmek için geçen gün marketten yeşil mercimek aldım. Bizimkiler kırmızı ve sarı mercimeği sevseler de yeşiliyle araları hiç hoş değildir.

Gerçi mutlaka vegan beslenmeye geçerken hangi besinlerin etin yerini tutacağını öğrenmiştir genç arkadaşım ama damak zevki bazılarını devamlı tüketmesine engel olabilir.

Oysa yeşil mercimeği sevmemiz ve tüketmemiz için o kadar çok neden var ki... Bence diğer mercimeklere göre daha lezzetli. Bilim adamlarının beyanlarına göre B vitamin grubunu içeriyor. İyi bir lif kaynağıyken, iyi kategorisine giren bir karbonhidratı bir arada bulabiliyorsunuz; glisemik endeksi zıplatmayan cinsten. Kana geç karışıyor ve uzun süre tok tutabiliyor. En bomba haberi sona sakladım; bir tabak haşlanmış yeşil mercimek sadece 230 Kalori. Haydi içine bol yağ, yumurta ekledik diyelim, olsa olsa 500 kalori olur ki, bu kolayca bir öğünü atlatmamızı sağlayacak, sağlıklı bir besin için harika bir rakam. Deneyimlerim konuşuyor.


Kendim yeşil mercimeği bu haliyle en az kısırı sevdiğim kadar sevdiğimden, onun da pişirip beğenerek yiyeceğini düşünüyorum.

1.  1-2 su bardağı yeşil mercimek
2.  Birkaç sap yeşil soğan
3.  2-3 salatalık
4.  2-3 domates
5.  1 baş tatlı soğan
6.  Bir tutam dere otu, bir tutam maydanoz
7.  Bir diş sarımsak
8.  Bir limonun suyu
9.  Sızma zeytinyağı
10.Nar ekşisi
11.Kara biber, kırmızı biber, olmazsa olmaz kimyon(nedenini sonra anlatacağım), pul biber, kuru veya yaş nane
12. Vegan olmayanlara üç haşlanmış yumurta-ben çok yakıştırıyorum-

En az yirmi dört saat öncesinden ıslattığımız yeşil mercimeklerin içinde beklediği suyu döküp duruluyoruz. En sonunda üzerini bir cm artacak kadar su ekliyor düdüklü tencerede haşlıyoruz. Düdüklü tısladıktan sonra 5-7 dakika yetiyor. Mümkünse bütün suyunu çekecek şekilde pişirmek en iyisidir. Malum vitamin, mineral vs işe yarar ne varsa bu meşhur suya çıkar ve süzgeçten geçirirsek bunları kaybederiz.




Bundan sonrası işin ustalık gerektirmeyen sebzelerin doğranıp soğumuş mercimeğe eklenmesi kısmıdır. Kuru ama tatlı soğanımızı zevke göre doğradıktan sonra, tuzla ovup öldürmekte yarar görüyorum. Baharat ve sosları zevkimize göre ekleyelim diye karışmıyorum.

Sarımsağı rendelersek veya havanda iyice dövdükten sonra eklersek çok güzel bir aroma veriyor. Kimyona gelince, bilindiği gibi bakliyat türü besinler gaz sancısına yol açabiliyor. Kimyon bu rahatsızlığı gidermede epey yardımcı olur.



NOT: Düdüklü tencerede pişirince mercimeğim ezildi diyorsanız, normal tencerede deneyin. Bu yolla damak zevkinize uygun sertliğe gelince kevgirle sudan alın. Görüntüsü daha güzel olacaktır. Yeşil suyundan feragat edeceksiniz ama tercih meselesi sonuçta.




(*) vegan: sadece bitkisel kökenli gıdalarla beslenenlere denir. Vejetaryenlerden farkı yumurta, tereyağı, süt gibi hayvan kaynaklı besinleri kesinlikle tüketmemeleridir. Ayrıca hayvansal hiçbir giysi veya eşyayı da kullanmazlar.

Bambolika
Ankara, 27.04.2013

26 Nisan 2013 Cuma

"Kadınların Kurtuluşu" Sitesinden

Nurşen Yıldırım yazısıdır.

Suçlular ise elini kolunu sallayarak gezebiliyor hâlâ!


13 Nisan 2013 Cumartesi

Ayasofya: Kutsal Bilgelik

Bianet için hazırladığım halini önce okumak isterseniz



Müzemiz Şiddetli Cami İhtiyacı Hasıl Olduğundan Kapalıdır!

Haberi görünce böyle bir tabela düşledim müzenin kapsında, biraz da şizofrenik güldüm.

Öylesine, sosyal medya haberlerini takip ederken, birden irkilirsiniz. İşte böyle bir haberdi okuduğum: Ayasofya yeniden camiye çevriliyor! Peki ne oldu da, bu ihtiyaç hasıl oldu?

İnsan önce hangi Ayasofya diyor? İstanbul'daki malum, bu bizim, benim çocukluğumun Trabzon'unun Ayasofyası, meraklı çocuk gözlerimin gördüğü ilk çok tarihi(o zamanlarda yıllarını sayamayacağım kadar çok!) bina. Bahçesinde eğri büğrü mezar taşları vardı, üzerinde Kuran yazıları. Bir de çok güzel bir deniz manzarası, denize bakan bir yamacın üstündeydi. Çok, çok yüksek tavanları vardı. Bir metrelik ben gibi bir tüy sıklet bücür için tabii. İlkokul ikideydik sanırım. Okul gezisi yapmıştık, yürüyerek önce Ayasofya Kilisesine sonra Boztepe'ye pikniğe, yoksa otobüse binmiş miydik? Anımsamıyorum.

Ayasofya'yı ise hiç unutmadım. Öyle manevi yanım çok güçlüdür diyemem ama çocuk halimle bile güvenli bir mekan gibi gelmişti. Güçlüydü, insanlık kadar güçlü. Sonraları annemle, büyüdükten sonra başka gezilerde de gitmiştim oraya. Lise gezimizde, başımız açık, keyfimizce dolaşmıştık içinde, dışında, yeşil bahçesinde. Başımızın açık olmasını okullu olarak ve bir müzeye gitmemize borçluyduk. Özellikle benim geldiğim kasabada başınızın okul dışında açık olması ahlakınızdan şüphe edilmesine kadar gider. Yani İran'ın bir adım gelişmişiydi.

                                                                     1910
                     

Aya-sofia; iki güzel sözcük. "İstanbul'un Latinler tarafından işgal edilmesinden sonra kaçan ve Trabzon'da 1204 yılında yeni bir devlet kuran Komnenos Ailesinden Kral I.Manuel (1238-1263) tarafından 1250-1260 yılları arasında yaptırılan ve bir manastır kilisesi olan Ayasofya adı "Kutsal Bilgelik" anlamına gelir."(Vikipedi'den) Sofiya yani Safiye, anakamın adı. Her şey beni ona götürüyor son zamanlarda... Özlemle hüzün birbirine dolaşıyor da ben çözülemiyorum bir türlü.

Kilise, Osmanlılar döneminde cami, Rus işgalinde askeri depo, cumhuriyet başlangıcında yine cami derken 1964'te restore edilip müze haline getiriliyor.

Besbelli sonra Trabzon'da büyük bir cami kıtlığı yaşanıyor ki cami olarak kullanılması için imam ataması bile yapılmış, habere baksanıza. İnsan üzülmüyor değil hani, Müslümanların da ibadet özgürlüğü var. İbadet etmesinler mi? Hatta bence Ayasofya yetmez, derhal ulaşımı kolaylaştırılıp-bu haliyle Ehli Müslime eziyet olur- Sümela Manastırı da camiye çevrilsin. Özellikle cuma namazları orada kılınsın. Birden üzüldüm de ondan deli deli konuşmaya başladım. Yoksa kadın başımla, hem de açık, ne haddime böyle lakırdılar etmek?

Ben her iki dine de hizmet etmiş bu binayı, müze olmasaymış nasıl görürdüm? Cami olunca böyle gezilebilecek bir yer olmaktan çıkacak, müzelikten çıkıp bir dinsel kurum olacaktır. İslami bir kurum hatta. Elin gavuruna bile başörtüsü örttürüyorlar cami gezerken ki bence bunun dinen anlamı yoktur.

Tutucu değilim, değişikliklerden, yeniliklerden korkmam ama bu yapılanlar o kadar anlamsız gelmeye başladı ki? Hayır, mesaj mı veriyorsunuz, bilelim? Bu ülke hızla gerçekten bazılarının iddia ettiği gibi, laiklikten vazgeçip İslami bir devlet mi olacak? Hükumetin, bana göre attığı her demokratik adımın yanında oldum, Laikliğin sadece din dışı anlamına gelmediği, dinlerin-her birinin ayrı ayrı- özgürce yaşayabilmesi için de bir çözüm olduğuna inanıyorum. O yüzden dinlere yapılan baskıları da eleştirdim yeri geldiğinde: Ünlü ve "akil" biri olmadığımdan, bundan kimsenin haberi olmasa da.

Şimdi, bu memlekette, müzelerin az, camilerin çok olduğu konusunda hemfikir olalım da, bitsin bu anlamsız eski kiliseleri cami yapalım kampanyası hatta inadı. Binanın şekli bile haç şeklinde, ayıptır yahu! Yoksa birileri çıkıp "EEEhhh, yettiniz be!" diyebilir.

Buyrun burdan yakın!
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/23042058.asp

Siz de benim gibi Ayasofya Trabzon Müze kalsın; böylelikle bir gün ziyaret ederim diyorsanız, imza verin lütfen.

http://www.change.org/petitions/t%C3%BCrkiye-cumhuriyeti-devleti-ilgili-makamlar%C4%B1-trabzon-ayasofya-m%C3%BCzesi-m%C3%BCze-olarak-kalmal%C4%B1?utm_campaign=autopublish&utm_medium=facebook&utm_source=share_petition#



Bambolika
13.04.2013
Ankara



7 Nisan 2013 Pazar

Ekmek Pizzası



İki gün önce kendimi kaybedip aldığım kepekli ve tam buğday ekmeklerini normal biçimde tüketmemiz mümkün görünmeyince pazar günü kahvaltısı için onları pizzaya çevireyim dedim. Laf aramızda Türkiye'de sevebileceğim tarzda pizza çok az yerde oluyor. O yüzden kendi pizzamı kendim icat ettim bir bakıma.


Benim pizzamı merak edenlere malzeme listesi:

1. Mümkünse hazır dilimlenmiş ekmek, istediğiniz kadar ve istediğiniz cins, çünkü zevke kalmış.
2. Sucuk, salam, sosis, yurt dışındaysan jambon(gurbetçi arkadaş sözüm sana!)
3. Erime yeteneği olan peynir; kaşar, parmesan diye bütçenize göre gider bu
4. Domates ve biber
5. Ekmekleri yumuşak tutması için domates püresi, salçadan da hazırlanabilir.
6. Kekik(benim olmazsa olmazım), pul biber, biberiye. Kısaca Akdeniz baharatı karışımı iyi gidiyor.

Öncelikle bir fırın tepsisine yağlı kağıt döşedim. Sonra üzerine ekmekleri dizdim. Domates püresinin içine baharatlarımı ekledim ve ekmeklerin üzerine bir bıçak marifetiyle sürdüm. Alet işler el övünürmüş derdi kaynanam. İnce doğranmış sucuk ve dilimlenmiş kaşarı özenle yerleştirdim. Yok, o işleri koca kişisine yaptırdım. Artık usta olduğumdan yamak kullanmaya başladım. Yaklaşık olarak şu noktaya gelmiş olduk.

Bkz. Foto


Domatesleri yine incecik doğradım. Biberleri de jülyen doğradıktan sonra, onları da ekmek pizzalarımın üzerine dizdim. İsteyen zeytin, mısır tanesi, mantar gibi malzemelerle tıpkı pizzayı zenginleştirdiği gibi ekmek pizzasını zenginleştirebilir. Yalnız fırında 170 derecede, maksimum on beş dakikada pişeceğinden malzemenin buna uygun olması veya önceden pişirilmesi gerekebilir. Örneğin kuşbaşı et ekleyeceğim diye tutturursanız.






Pişmeye hazır


                                                                                Pişmiş! Kaşar kendini salmış. 
                                                                                  Biberler yumuşamış.


AFİYET OLSUN!

Bu sefer kalori hesabı yok. Hava güzelse çıkıp yürüyün. Değilse ev işlerine yumulmak kaloriden eser bırakmaz bünyede.



Ankara, 07.04. 2013
Bambolika