26 Nisan 2013 Cuma

"Kadınların Kurtuluşu" Sitesinden

Nurşen Yıldırım yazısıdır.

Suçlular ise elini kolunu sallayarak gezebiliyor hâlâ!


13 Nisan 2013 Cumartesi

Ayasofya: Kutsal Bilgelik

Bianet için hazırladığım halini önce okumak isterseniz



Müzemiz Şiddetli Cami İhtiyacı Hasıl Olduğundan Kapalıdır!

Haberi görünce böyle bir tabela düşledim müzenin kapsında, biraz da şizofrenik güldüm.

Öylesine, sosyal medya haberlerini takip ederken, birden irkilirsiniz. İşte böyle bir haberdi okuduğum: Ayasofya yeniden camiye çevriliyor! Peki ne oldu da, bu ihtiyaç hasıl oldu?

İnsan önce hangi Ayasofya diyor? İstanbul'daki malum, bu bizim, benim çocukluğumun Trabzon'unun Ayasofyası, meraklı çocuk gözlerimin gördüğü ilk çok tarihi(o zamanlarda yıllarını sayamayacağım kadar çok!) bina. Bahçesinde eğri büğrü mezar taşları vardı, üzerinde Kuran yazıları. Bir de çok güzel bir deniz manzarası, denize bakan bir yamacın üstündeydi. Çok, çok yüksek tavanları vardı. Bir metrelik ben gibi bir tüy sıklet bücür için tabii. İlkokul ikideydik sanırım. Okul gezisi yapmıştık, yürüyerek önce Ayasofya Kilisesine sonra Boztepe'ye pikniğe, yoksa otobüse binmiş miydik? Anımsamıyorum.

Ayasofya'yı ise hiç unutmadım. Öyle manevi yanım çok güçlüdür diyemem ama çocuk halimle bile güvenli bir mekan gibi gelmişti. Güçlüydü, insanlık kadar güçlü. Sonraları annemle, büyüdükten sonra başka gezilerde de gitmiştim oraya. Lise gezimizde, başımız açık, keyfimizce dolaşmıştık içinde, dışında, yeşil bahçesinde. Başımızın açık olmasını okullu olarak ve bir müzeye gitmemize borçluyduk. Özellikle benim geldiğim kasabada başınızın okul dışında açık olması ahlakınızdan şüphe edilmesine kadar gider. Yani İran'ın bir adım gelişmişiydi.

                                                                     1910
                     

Aya-sofia; iki güzel sözcük. "İstanbul'un Latinler tarafından işgal edilmesinden sonra kaçan ve Trabzon'da 1204 yılında yeni bir devlet kuran Komnenos Ailesinden Kral I.Manuel (1238-1263) tarafından 1250-1260 yılları arasında yaptırılan ve bir manastır kilisesi olan Ayasofya adı "Kutsal Bilgelik" anlamına gelir."(Vikipedi'den) Sofiya yani Safiye, anakamın adı. Her şey beni ona götürüyor son zamanlarda... Özlemle hüzün birbirine dolaşıyor da ben çözülemiyorum bir türlü.

Kilise, Osmanlılar döneminde cami, Rus işgalinde askeri depo, cumhuriyet başlangıcında yine cami derken 1964'te restore edilip müze haline getiriliyor.

Besbelli sonra Trabzon'da büyük bir cami kıtlığı yaşanıyor ki cami olarak kullanılması için imam ataması bile yapılmış, habere baksanıza. İnsan üzülmüyor değil hani, Müslümanların da ibadet özgürlüğü var. İbadet etmesinler mi? Hatta bence Ayasofya yetmez, derhal ulaşımı kolaylaştırılıp-bu haliyle Ehli Müslime eziyet olur- Sümela Manastırı da camiye çevrilsin. Özellikle cuma namazları orada kılınsın. Birden üzüldüm de ondan deli deli konuşmaya başladım. Yoksa kadın başımla, hem de açık, ne haddime böyle lakırdılar etmek?

Ben her iki dine de hizmet etmiş bu binayı, müze olmasaymış nasıl görürdüm? Cami olunca böyle gezilebilecek bir yer olmaktan çıkacak, müzelikten çıkıp bir dinsel kurum olacaktır. İslami bir kurum hatta. Elin gavuruna bile başörtüsü örttürüyorlar cami gezerken ki bence bunun dinen anlamı yoktur.

Tutucu değilim, değişikliklerden, yeniliklerden korkmam ama bu yapılanlar o kadar anlamsız gelmeye başladı ki? Hayır, mesaj mı veriyorsunuz, bilelim? Bu ülke hızla gerçekten bazılarının iddia ettiği gibi, laiklikten vazgeçip İslami bir devlet mi olacak? Hükumetin, bana göre attığı her demokratik adımın yanında oldum, Laikliğin sadece din dışı anlamına gelmediği, dinlerin-her birinin ayrı ayrı- özgürce yaşayabilmesi için de bir çözüm olduğuna inanıyorum. O yüzden dinlere yapılan baskıları da eleştirdim yeri geldiğinde: Ünlü ve "akil" biri olmadığımdan, bundan kimsenin haberi olmasa da.

Şimdi, bu memlekette, müzelerin az, camilerin çok olduğu konusunda hemfikir olalım da, bitsin bu anlamsız eski kiliseleri cami yapalım kampanyası hatta inadı. Binanın şekli bile haç şeklinde, ayıptır yahu! Yoksa birileri çıkıp "EEEhhh, yettiniz be!" diyebilir.

Buyrun burdan yakın!
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/23042058.asp

Siz de benim gibi Ayasofya Trabzon Müze kalsın; böylelikle bir gün ziyaret ederim diyorsanız, imza verin lütfen.

http://www.change.org/petitions/t%C3%BCrkiye-cumhuriyeti-devleti-ilgili-makamlar%C4%B1-trabzon-ayasofya-m%C3%BCzesi-m%C3%BCze-olarak-kalmal%C4%B1?utm_campaign=autopublish&utm_medium=facebook&utm_source=share_petition#



Bambolika
13.04.2013
Ankara



7 Nisan 2013 Pazar

Ekmek Pizzası



İki gün önce kendimi kaybedip aldığım kepekli ve tam buğday ekmeklerini normal biçimde tüketmemiz mümkün görünmeyince pazar günü kahvaltısı için onları pizzaya çevireyim dedim. Laf aramızda Türkiye'de sevebileceğim tarzda pizza çok az yerde oluyor. O yüzden kendi pizzamı kendim icat ettim bir bakıma.


Benim pizzamı merak edenlere malzeme listesi:

1. Mümkünse hazır dilimlenmiş ekmek, istediğiniz kadar ve istediğiniz cins, çünkü zevke kalmış.
2. Sucuk, salam, sosis, yurt dışındaysan jambon(gurbetçi arkadaş sözüm sana!)
3. Erime yeteneği olan peynir; kaşar, parmesan diye bütçenize göre gider bu
4. Domates ve biber
5. Ekmekleri yumuşak tutması için domates püresi, salçadan da hazırlanabilir.
6. Kekik(benim olmazsa olmazım), pul biber, biberiye. Kısaca Akdeniz baharatı karışımı iyi gidiyor.

Öncelikle bir fırın tepsisine yağlı kağıt döşedim. Sonra üzerine ekmekleri dizdim. Domates püresinin içine baharatlarımı ekledim ve ekmeklerin üzerine bir bıçak marifetiyle sürdüm. Alet işler el övünürmüş derdi kaynanam. İnce doğranmış sucuk ve dilimlenmiş kaşarı özenle yerleştirdim. Yok, o işleri koca kişisine yaptırdım. Artık usta olduğumdan yamak kullanmaya başladım. Yaklaşık olarak şu noktaya gelmiş olduk.

Bkz. Foto


Domatesleri yine incecik doğradım. Biberleri de jülyen doğradıktan sonra, onları da ekmek pizzalarımın üzerine dizdim. İsteyen zeytin, mısır tanesi, mantar gibi malzemelerle tıpkı pizzayı zenginleştirdiği gibi ekmek pizzasını zenginleştirebilir. Yalnız fırında 170 derecede, maksimum on beş dakikada pişeceğinden malzemenin buna uygun olması veya önceden pişirilmesi gerekebilir. Örneğin kuşbaşı et ekleyeceğim diye tutturursanız.






Pişmeye hazır


                                                                                Pişmiş! Kaşar kendini salmış. 
                                                                                  Biberler yumuşamış.


AFİYET OLSUN!

Bu sefer kalori hesabı yok. Hava güzelse çıkıp yürüyün. Değilse ev işlerine yumulmak kaloriden eser bırakmaz bünyede.



Ankara, 07.04. 2013
Bambolika










28 Mart 2013 Perşembe

Patatesli Pazı Kavurma

Malzemeler:
1. İki bağ pazı yaprak ve sapı
2. Bir kg patates
3. Tanıyıp sevenlere iki çorba kaşığı kuru zagoda
4. İki kaşık tereyağı (sızma zeytinyağı da eklenebilir)
5. Kuru ve/ya taze soğan.
6. Zevke göre baharat.
7. İki domates

Memleket tatlarını özleyince yaptığım pratik bir yemektir bu. Kahvaltıda da severiz biz. Dün bir AVM'de taptaze pazıları görünce, yeşil çayırlara salınmış dana gibi gözlerim parladı.
Pazıyı sırf haşlayıp tuzla da yiyebilirim zaten. Bizim oralar(Trabzon) envai çeşit otla çevrili olsa da tarımını yapmadığını pek yemez bizimkiler. Kim bilir belki de ineklerin, koyunların ve bilumum hayvanatın kısmetini yememek içindir. Her neyse, pazı bu mevsim en yumuşak, en nefis halini yaşar. Tarlalardan kar kalkar, pazı kardelen kadar hızlı olmasa da hemen filizleiniverir. Kökü bildiğimiz pancardır.

Yapılış:
Ben biraz cinlik edip pazıları çok aldım ki, bir de bulgurlu ve etli sarmasını yapabileyim. O yüzden önce pazıların sarılabilecek büyüklükteki yapraklarını ayırdım. Bu işlemleri hep elimle kopararak yaptım ki anakamın deyimiyle "nezzetli" olsun. Günümüzde metal değince oksitlenme oluyormuş da, yok efendim besin değeri düşüyormuş da, şeklinde bilimsel bir açıklaması da olmuştur bunun.
Önce beş santim uzunluğunda doğradığım pazı saplarını haşladım, onları çıkardım. O suda yapraklarını da haşladım. Çok kısa bir sürede pazı yaprağı pişer. Rengi döner dönmez alınmalıdır kaynar sudan ve soğuk suya tutulmalıdır. Saplar ise nasıl seviyorsanız öyle olabilir, az pişmiş, çok pişmiş...
Patatesleri kabuklarıyla haşlayın. Soyun ve küp küp ya da elma dilimi doğrayın.
Bir karnıyarık tavasına yağı atın. Sonra soğanı kavurun güzelce. Zagodayı ekleyin. Domates yoksa da olabilir. Yerine salça önermem ama annem bazen kuru sarımsak eklerdi. Belki taze sarımsakla da güzel olur ha?
Sonra patatesleri ve haşladığınız pazıları ekleyin. Biraz böyle kavrulsun.
Üzerine pul biber yanına yoğurtla yedim ben. Yediğim için fotosunu başka zamana artık.
Afiyet olsun.

Pazı yapraklarından yaptığım sarma tarifini vermiyorum. Aile sırrımızdır. Şaka şaka, onun da fotosu yok. Çünkü fazla pişirmişim.

Bambolika
28.03.2013
Engürü


1 Mart 2013 Cuma

Kendini Ararken


Etnik Kimlik İçinde Ötekileşmek

Bizim etnik bir kimliğimiz olduğunu ancak lise yıllarımda sorgular oldum ben. Niyeyse açıktan konuşulmayan bir gizemdi Pontusça. Yasaktan bile farklı bir dokunulmazlığı vardı. Evde konuşulurdu ama okula gidince, formel eğitimde hiçbir yerde esamisi okunmazdı.

Başka sorunlara, siyasi mecralara kapıldığımdan olsa gerek, bir süre sonra bu konuyu yine rafa kaldırmıştım. Zaten lisedeyken sınıfta, madem Türküz niye köy adlarımız Rumca, niye ninelerimiz Türkçe bilmiyor tarzı sorularla etnik kardeşlerimi ve büyüklerimi kış günü soğuk duşa sokmuş gibi olmuştum. Şimdi sınıfın bu soruyu patlattığımdaki halini, hazin bir sessizlik olarak tanımlarım, sorsalar.

Bizden önceki kuşak, Türkleşmek için çok çaba sarf etmişti. Sonunda yüzde yüz Türkçe konuşan bir nesle kavuşulmuştu. Ben çıkıp ne sormuştum? Bunun yanıtını beklediğimden değil, sadece mantık olarak anlamadığımdandı. Sesli düşünmüştüm sadece...

Müslümanlaşmamız araştırdığım kadarıyla Osmanlı Devleti hükümranlığı sırasında tamamlanmıştı. Ancak bu, dağların doruklarında yaşayan Pontos kalıntılarının Türkleşmesi için, Türkiye Cumhuriyetinin kurulması gerekiyordu. O da oldu. Yarım yüzyıl kadar iki dünyaları vardı Pontus Türklerinin,- bu tanımlama bana aittir, başka kullanan olursa yakarım(!)- Özel alan Pontus Kültürünü devam ettiriyor, kamuda Türk Kültürü yaşanıyordu. Gül gibi geçinip gidiyorlardı uzaktan bakıldığında.

Özel alan dediğimizi yaşatan tabii ki analardı; anadili dediğimiz de annelerimizden gelmiyor muydu? Anavatan, o da anadandı ya, devlet niyeyse baba oluyordu. Geldik mi kamusal alana yeniden? Özel alan, kamusal alan, nerede başlar, nerede bitere girecek değilim ama biliyorum ki benim anadilim aslında devletin sızamadığı yerlerde yaşamını idame ettirebilmişti. Yalçın kayaları gökleri bile rahatsız eden o coğrafyaya meydan okuyan analarımızın belleğinde...

1922'de mübadele olduğunda Hrıstiyan Pontoslar Yunanistan'a göçmüşler. Karşılığında bizim yöreye veya Türkiye'ye gelen Türk var mıydı? Nasıl gittiler? Niye gittiler? Müslüman olanlardan da giden olmuş mudur? O konularda yeterli bilgim henüz yok. Oradan buradan duyduklarım, gidenlerin vatan hasreti çektiği yönündedir. Bazıları zaman zaman bizim köylere gelmekte-dir/ymiş. Bazılarının hala akrabalık bağları sürüyormuş bir şekilde. Hrıstiyan-Müslüman ayrımına rağmen nasıl olmuş bu, tam anlamış değilim? Anlayamadığım öyle çok şey var ki! Hrıstiyan geleneklerinden benim zamanıma neredeyse hiçbir ritüel kalmamıştır. Buna annemden dinlediğim Kalandar Kutlamaları dahildir. Hrıstiyan geleneklerine duyulan korkuyu bu sitedeki yazıdan anlayabiliyorum.

İnsan yaşadıkça ufku genişliyor: Düşünüyor, var olanı sorguluyorsun. Dünyadaki düşünce akımlarıyla sen de şekil değiştiriyorsun belki. Dünyada ve ülkemizde ulusçuluk, ulus devletin o klasik, homojen kültür yaratma savaşının da etkisiyle etnik kültürler, ana dilleriyle yok olup gidiyor. Bazılarının adını bile belki literatürde göremeden yok olan diller var. El Cezire'de Anadili Gününde, 21 Şubatta yani, yayınlanan bir yazıya göre, her on beş günde bir, bir anadili yok oluyormuş artık. Neden bilmem, bu bana çok acıklı geliyor? Anadilim Pontusça yani yerel adıyla Romeyika ölümün eşiğinde olmasaydı bu kadar dokunur muydu bana bu durum? İşte onun yanıtını da bilmiyorum. İnsan-oğlunun/kızının empati yeteneğine güvenemiyorum, o insan kızı ben olsam bile.

Bir zamanlar bir kadın eğitim toplantısına katılmıştım. Biz Kürtler kadar çok ve etkin olmadığımızdan -ki çoğumuz Pontus kökenli olduğunu babasız çocuk gibi gizler- belki, benim Pontus kökenli olup bunu beyan eden, kadın vs olarak ötekileşmenin ötekisine düştüğümü söyleyince, şimdi profesör olan kadın arkadaşımızın bana yanıtı biber gibi yakmıştı, dilimi olmasa da yüreğimi. Şöyle demişti:"Siz kendiniz asimile oldunuz." O zaman Allah benim belamı versindi demek! Ben hala bu konuda konuşuyorsam asimilasyon tamamlanmamış, sayılmaz mıydı?

Nitekim ben bu Pontus olmaktan çektiğimi hiçbir şeyden çekmedim. Pontus olanlar bunu kabul etmez, olmayanlar da olaya böyle bakarken, ben neyim? Ben kimim? Sen kimsin, diye devrelerimi yakmak üzreyim?

Ben kendini başka etnik kültürden olup artık Türk duyumsayanlara da kızamıyorum. Sadece üzgünüm onlar için. Bu gidişte yapabilecekleri çok da bir şey var mı-ydı? Onlara göre bu gelinen nokta istedikleri bir şeyse, benim buna itiraz hakkım olabilir mi? Olmamalı! Ama niçin, soruyorum niçin, ben bu köklerden bir zenginlik yakalamışken, buna yönelmişken, niçin, bana sen bu baskın kültürdensin, sorgulama, devam et gitsin böyle deniyor? İsyanım bunadır. Biraz da birkaç yıl önce ölen Anakamdan(anneannem) iyice uzaklaşma korkusunadır belki. Yine, bilmiyorum!

Kaldı ki biyolojik olarak kimin ne olduğu, kimin kafatası kaç santimmiş hiç umrumda değil. Ben yaşadığım ya da yaşama olanağım olabilecekken elimden alınmış kültürüme bakarım. Sadece baskın kültür, bizim ülkemiz için Türk Kültürü mü yaşasın? Böylece nereye varacağız? Bu da bir tür "tek tipleşme/tipleştirme", değil midir?
Yeni anayasa süreci ile ilgili bir toplantıda anlı şanlı bir baro başkanının Türk-Atatürk Milliyetçiliğini bizlere öğretirken-biz bilmiyoruz ya- sarf ettiği cümleleri duyunca, pasif dinleyiciliğime son verip salonu terk etmiştim.

Düdüklü tencere içinde pişen patates kadar basınç altında hissetmiş, ne tepki vermem gerektiğini kestirememiştim. Çünkü konuşmacıyla hemfikir olan salon, karşılık vermeye kalksam fiziken olmasa da, ruhen beni linç edebilirdi. Konuşmacı zaten konuşması bölününce, gerilip tik yapmaya başlıyordu.

Onun anlattığı milliyetçilik, bana birden faşist milliyetçilikten daha aşağılayıcı görünmüştü. Atatürk'ü açıklamak derdinde değilim ama, o bugün yaşasaydı böyle demezdi diye düşünmüştüm o an. Zat-ı Muhterem  şöyle diyordu kabaca: Varolan anayasamızda yer alan milliyetçilik, herkesi kucaklıyormuş. Nasıl mı? Kürt, Türk, Arap, Çerkes, Boşnak ne olursan ol, Türk olarak seni "kabul" ediyordu. "Kabul" mü? Peki ya ben, bu sizin seçtiğiniz ulusal kimliği "kabul" etmiyorsam, kaldı ki kabul etsem bile, bu bir anda olacak bir şey değil ki! Lütfettiniz ama almayayım da diyebilirim, yani diyebilmem gerekir? Madem demokratik ilkelerden de bahsettiniz biraz önce, ki o konuda bana göre çok düzgün açıklamalarınız olmuştu.

Bir Kürt anneye hapisteki çocuğunla görüşte Türkçe konuş, sen Türksün, deyince dili anında dönebiliyorsa alayım; geçmişte gördük ki olmuyor! Acılar katmerleniyor sadece. Benim Türklüğe bir alerjim yok, Lazlığa, Çerkezliğe, Kürtlüğe,... olmadığı, asla olamayacağı gibi. Aksine, hepsinin en iyi şekilde yaşatılacak güzel kültürel değerleri mutlak vardır. Kocaman bir bahçede, bir sürü değişik türden çiçek büyütür gibi yaşatalım etnik kültürlerimizi.

Dünyada nasıl bitki ve hayvan çeşitliliği her gün azalıyorsa, sanki aynısı kültürlere, onların en belirgin unsuru olan dillere sirayet etmiş gibi, onlar da yok oluyorlar günbegün.
Şimdi uzaktan bakma zamanı değildir. Barış içinde bütün etnik kimliklere saygılı bir ülke hatta dünya yaratılabilir. Yüreğimizde bu gidişata çare olacak insanlık mevcuttur bence. Vicdanımızı iyice bir yoklayalım...

Benim bu bahçedeki çiçeğim; PONTİC GREEK
Trabzon 'un ilçelerinin çoğunun yakın zamana kadar asıl dilidir Pontusça, Pontiaka(Yunancadaki söylenişi), Pontic Greek(İngilizce), yerel adıyla Romeika veya Rumeyika, Pontus Lehçesi Vikipedi'ye göre, Trabzon Rumcası da deniyor anadilime.

Karalahana sitesinden anadilim hakkında güzel bir kaynak, okuyunuz lütfen. Sonra Pontus Dili de Türkçenin bir lehçesidir denmesin. Ya da Lazca sanılmasın. Bizim oralar, Trabzon-Rize-Artvin civarı özellikle, öyle bereketli bir kültürel zenginliğe sahiptir ki, ben bile şimdi dönüp bakınca şaşırıyorum. Laz, Gürcü, Çerkes, Hemşin Ermenileri, Pontus Rumları ve elbette Türkler; benim bildiklerim. Oncacık coğrafyada bu kadar dil ve kültür!

Ekşi Sözlük'ten de bir entry kopyaladım, saraylı mıymışız biz deyip güldürdü beni. 3. Reich'tan biri söylüyorsa, doğrudur diye düşünüyorum.

"arkaik yunanca...heredot'un , sokrates'in dili...gemilerle gelip kaldı dağların arasında... ilk gün nasıl konuşuluyorsa hala öyle...birkaç türkçe kelime aldı içine hepsi o...yengem konuşuyor bu dilin çaykara ağzını. çaykara rumcası diyip geçme, komnenos sarayının dilidir o, saray rumcasıdır...elittir, incedir...
                                                                                15.10.2012 21:03 drittes reich"

Köklerimi araştırma derdine düşünce bu konuda ilk derli toplu çalışmayı Oflu hemşerim, Ömer Asan'ın yaptığını gördüm. Piyasada ancak ikinci elden edinebildiğim araştırma kitabı PONTOS KÜLTÜRÜ'nün özetini bu linkten okuyabilirsiniz.

Son olarak, Özhan Öztürk'ün çok geniş kapsamlı bir çalışması olan PONTUS adlı kitabını meraklısına tavsiye edebilirim naçizane."Antik Çağdan Günümüze Karadeniz'in Etnik ve Siyasi Tarihi" tarafsız, belgelerle veriliyor. Sadece Türkiye kıyısındaki Karadeniz değil, Balkanlarla ilgili tarihi bilgiler bile var. Benim şu sıralar başucu kitabımdır, diyebilirim.

Bambolika
Ankara- 26.02.2013

Not: Biamag'taki haliyle




17 Şubat 2013 Pazar

Kış Çorbası à la Bambolika


Diyetimsi Çorba Tarifi

Efendim, baktım ki halkımız sosyal, siyasal olaylara yemek tarifi kadar ilgi duymuyor; bir hatamı telafi edeyim dedim. O hata nedir? Bol kalorili bir tarif vererek halkımızı böreğe yönelttim. Tıklanma rekorları kırıyor. Bloğumun medar-ı iftiharı oldu pırasalı börek. 
Şimdi bari halka hizmet hakka hizmet düsturundan hareketle, hemen o böreğin aldırdığı kiloları en azından nötralize edecek bir sebzeli kış çorbası tarifi vereyim, dedim.

Malzemeler:

1. 1 adet düdüklü tencere
2. 1-2 su bardağı doğranmış beyaz lahana
3. 1 rendelenmiş havuç
4. 1 küçük doğranmış pırasa sapı, yerine 1 kuru soğan da olur
5. 1 patates(olmasa bile oluyor, denedim)
6. Patates olmayınca bir kahve fincanı kadar bulgur, olmadı pirinç, daha olmadı kuskus, daha da olmadı şehriye; bu çorbanın biraz nişastalanmasını sağlamak için. İsteyen sonra unlu yumurtalı terbiye yapsın. Ancak her yapılan ek, çorbanın diyet özelliğini azaltır, unutmayın. Bunun en sadelisi acayip bir diyet sağlıyormuş. Bkz diyet lahana çorbası.
7. Bir brokoli, 100 gram kadar, ince doğranmış.
8. Tuz, pul biber, sirke, eser miktarda salça ve yağ da koyarsanız tuzlanmış bile olabiliyor. Ev salçası tarzı salçalar için geçerli tabii.
9. Domates ve sivri biber koydum ben bu sefer ama bunlar kış sebzesi değil ki! Siz koymayın bence. Ben evdeki sebzelerin sapını falan da ekledim. Brokoli sapı gibi şeyleri sevmeyen aile efradı bana lif kaynağı yaratıyor. Hepsini çorbam için kenara ayırıyor sonra pişiriyorum. Kereviz ve yaprakları da, seviyorsanız gönül rahatlığıyla ekleyebileceğiniz kış sebzesidir. Ha maydanozu çiğden en sonda üzerine ekleyin, yakışıyor zerzevat hazretleri.

Yapılışı(Aman dikkat burası en zoru :)

Düdüklü tencereye yağı ve diğer malzemeleri boca ediyoruz. Üzerini örtecek kadar Terkos suyu olur, damacana suyu olur, tavuk suyu olmaz, et suyu hiç olmaz; niye, çünkü diyetimsi olacak, döküyoruz. Diyet benim neyime, maydanoz dalından bile inceyim diyorsanız, ne haliniz varsa görün! Krema bile yakışır o vakit. Bulyonları anmıyorum bile, dikkatinizi celp etmiştir umarım.
Biz böyle geyik yaparken düdüklü(düdüklü tencerenin halk arasındaki lakabı) tıslamıştır. Altını kısıp, üstünün düğmesini kapatıp 10-15 dakika pişiriyoruz. Vakti gelince açıyoruz. İsteyen blenderdan geçirebilir ama ben dişe dokunsun istedim. Korkmadan yiyin gayri. Kilo yapmaz hatta verdiriyor gibi bir his var içimde, bizim tartının yalancısıyım.
Ben servis sırasında elma sirkesi ve pul biber ekliyorum. Sirkenin yağ yakma gücü var, unutmayın. Afiyet şeker olsun lakin, aynalara bakınca da mutluluk veren cinsten.



Hanife Türkseven
ANKARA

1 Şubat 2013 Cuma

Lajja-Scham-Utanç'ın Önsözü


LAJJA-Utanç

Bundan sonra din demek insanlık demektir.



Önsöz

Ben fundamentalizm ve dinsel nefretten nefret ederim, işte bu yüzden 6 Aralık 1992'de, Ayodha'daki Babri Camisinin yıkılmasından kısa süre sonra Lajja'yı yazdım. Bu kitap Bangladeş'te bir azınlık olan Hinduların çoğunluk olan Müslümanlarca kovalanmasını anlatıyor. Babri Camisinin yıkılması ile Hinduların benim ülkemden tam anlamıyla dışlanması bir utançtır. Biz Bangladeş'i sevenler, ülkemizde böylesi korkunç bir şey olduğu için utanmalıyız. Hepimiz 1992'de olan bu saldırılardan sorumluyuz, hepimiz birlikte bu suçu taşıyoruz. Lajja kolektif yenilgimizin bir belgesidir.
Lajja Şubat 1993'te Bangladeş'te yayınlandı ve beş ay sonra yönetim tarafından yasaklandı. Bu yasağın bahanesi bu kitabın kamu huzurunu bozması idi. Aynı yılın Eylül ayında bir kökten dinci örgüt hakkımda ölüm fetvası çıkarmış ve başıma ödül koymuştu. Kökten dinciler Dakka sokaklarında bağırıp çağırarak kellemi isteyen yürüyüşler düzenlemişlerdi. Bütün bunlar benim dindarların saldırılarına, toplu katliamlara, totaliterizme karşı savaşmaktaki kati kararlılığımı sarsamamıştır.
Bangladeş benim ana vatanımdır Pakistan'dan bağımsızlığımızın bedelini üç milyon insanın canıyla ödedik. Bu büyük kurban, aşırı dinciler ülkemiz üstündeki gücü ele geçirirse boşa gidecektir.  Beni ölü görmek isteyen mollalar boş bırakılırsa her yeni, ilerici hamleyi ta başından engelleyeceklerdir. Benim görevim, en azından ülkemi onlara karşı savunmaktır, buradan duyurarak, benim değerlerimi paylaşanlara, benim haklarımı korumakta destek olmalarını istemektir.
Dinsel fundamentalizm sadece Bangladeş'le sınırlı olmayan, görüldüğü her yerde kendisiyle savaşılması gereken bir hastalıktır. Ben kendi adıma hayati tehlikesi olsa bile meydan okumaktan korkmuyorum. Yazmaya devam edeceğim, saldırıları ve ayrımcılığı protesto edeceğim. Ben fundamentalist güçleri durdurmak için bir tek yol olduğunu düşünüyorum. Biz hepimiz yani özgür düşünceleri ve insani inançları olanlar, birlik olmalıyız ve onların kronik hastalıklı etkilerine karşı savaşmalıyız. Ben en azından kendi adıma suskunluğa düşmeyeceğim.
                                                                                          Teslime Nesrin

Sayfa 7,  Bangladeş dilinden
Almancaya Çeviren Peter K. Lienen 

Almanca'dan Çeviren Hanife Türkseven