20 Ocak 2013 Pazar

Bangladeş'te Durumlar, Teslime Nesrin'den


Teslime Nesrin bloğunda Bangladeş'in Radikal İslamcılarla imtihanını anlatıyor.

Bangladeş Yettin Artık Diyor!

Bangladeş berbat! Evet öyle! İslamcıların ülkeyi mahvetmesi için ne gerekirse yapıyor. 20 sene önce bana karşı bir savaş başlatıldı. Yüzbinlerce insan benim asılarak idam edilmem için sokaklara döküldü, bunu yaptılar çünkü İslam ve kadın hakları arasındaki çelişki hakkında gerçeği söyledim. Devlet bana karşı insanların dinsel duygularını incittiğime dair dosyalar doldurdu ve aylarca ev hapsinde kalmam yönünde güç kullanıldı ve sonunda ülkeden ayrılmak zorunda kaldım. O günden beri ülkeme dönmeme izin verilmedi. O tarihten sonra ülkeyi yöneten politikacılar veya askerler İslamı eleştiren yazar ve aydınları öldürmekle tehdit edenlere karşı hiçbir önlem almadı. Ünlü yazar Ahmad Sharif İslamcılaraın saldırısına uğradı. Ünlü bir şair olan Shamsur Rahman da saldırıya uğradı. İslamcılar kendilerini alaya alan bir roman yazdığı için Humayun Azad'ı öldürmeye çalıştılar. Arifur Rahman adlı karikatürist, çizdiklerinin İslamcılara hakaret ettiğini söyleyen devlet tarafından hapse atıldı. Asif Mohiuddin bloğunda İslamı eleştirdiği için iki yıl önce hapse girdi. Şimdi de İslamcılar tarafından bıçaklandı.

"Ateist olmak tehlikeli olabilir. Bangladeş'te tanınan bir ateist blog yazarı pazartesi gecesi başkent Uttara'ya bağlı bir banliyöde radikal İslamcıların saldırısına uğrayıp bıçaklandı.
 Habercilerin bildirdiğine göre, Asif Mohiuddin kimlikleri tespit edilemeyen saldırganlar tarafından, Dakka’nın lüks Uttara mahallesindeki bürosunun yakınlarında, sırtından ve vücudunun üst kısmından defalarca bıçaklandı. Houhiddin'in saldırı sırasında yanında olan arkadaşları, Radikal İslamcıları suçluyorlar.
Salı Günü, 15 Ocak itibariyle Mohiuddin "düzelme kaydetti ama hayati tehlikeyi atlatamadı" ve halen operatörlerin suikastçi bozuntularının yol açtığı hasarı onarmak için üç saat uğraştığı Dakka Tıp Fakültesi Hastanesinde yatmakta.
Mohiuddin'in bloğu Bangladeş'in en çok ziyaret edilen bloglarından biridir. Mohiuddin, İslamın resmi din olduğu bir ülkede ki 153 milyon nüfuslu Bangladeş'in %90'ı kendini Müslüman olarak tanımlıyor, kimilerine göre 'Militan Ateizm' in avukatlığını yapıyor."

Bangladeş'in kendine verdiği en büyük zarar, gerçekten de, ne ateistleri öldürmek ve hapse atmak ne de onları yurt dışına sürgüne göndermektir; verdiği asıl zarar milyonlarca vatandaşını sonsuza kadar çenesini kapalı tutmaya mecbur etmesidir. Bangladeşliler artık çoğunluğun farklı bulduğu düşüncelerini ifade edemeyecekler.

Laiklik Bangladeş’in kuruluşunda en önemli dayanaklardan biriydi. Pakistan'dan daha liberal ve laik olunacağı farzediliyordu. Ancak kırk yıl içinde yöneticileri ülkeyi gerçek bir İslam devleti haline getirmeyi başardılar. Ülke Pakistan'dan ayrılmıştı. Ancak gerçek şudur ki Bangladeş Pakistan'dan daha iyi durumda değildir.

19. 01.2013

Çev: Hanife Türkseven
Düzeltme Çevirmen Nuray Önoğlu

13 Ocak 2013 Pazar

Teslim Olmayan Teslime Nesrin'in





Bir Kadın Yazgısı*

Uzun zamandır yakın takibe aldığım Bangladeşli yazar Teslime Nesrin'in Türkçeye çevrilmiş tek eseri olan Cumhuriyet Kitapları'ndan Bir Kadın Yazgısı'nı yeni bitirdim. Müslümanların tehdidi altındaki bir Hindu aileyi anlattığı Lajja yani Utanç adlı kitabı yüzünden ülkesindeki radikal dinciler tarafından hakkında ölüm fetvası çıkarılan Nesrin, 1994'ten beri değişik ülkelerde siyasi mülteci olarak yaşamını sürdürmektedir. Şimdilerde Hindistan'dadır.

Nasıl bir ironidir ki adı "teslim olan" anlamına gelen bu kadın bağnaz dindarların bütün tehditlerine rağmen teslim olmamıştır. Olmaya da niyeti yok gibi. Kendisini sosyal medyadan İngilizcem izin verdiği ölçüde izliyorum. No Country for Women(Kadının Ülkesi Yok) adında bir bloğu var. Ayrıca adını taşıyan bir web sitesi. Yazdıklarından, sıkı bir insan hakları savunucusu, kadın hakları takipçisi, dinsel bağnazlığa karşı mücadele veren bir sözcü olduğunu biliyorum.
Sosyal medyada özellikle İslam aleminden bazı kendini bilmezlerin kendisine yaptığı küfürlerin haddi hesabı yok. Okuduğumda yüzüm kızarıyor. Twitter'da birileri küfredince ben dayanamayıp yanıt vermiştim.  Bir dindar(!) kişi nasıl olup da böyle küfredebilir, aklım almamıştı? Teslime ise onları deşifre ediyor ama muhatap almıyor, hiçbir saldırı onun güncel olayları laik, hümanist ve feminist değerlendirmesini engellemiyor. Hatta zaman zaman o da sertleşiyor. Ben bile keşke böyle demese diyorum. Elbette koruma duygusuyla, yoksa haklı olduğunu biliyorum.
Kitabı kitapçılarda bulamadım, netten ısmarladım. Zaten anladığım kadarıyla tek baskıda kalmış kitap.
Teslime Nesrin'den bahsedince birçokları onu İranlı, bazılarıysa Afgan sanıyordu. Ben ise Hindistanlı Müslüman kökenli. Onun kökenini net bilmemek Türkiye'de kendi doğusuna olana ilgisizliğin de bir göstergesi gibi geliyor bana. Her konuda olduğu gibi Batıdaki feministler bizim daha bir ilgi alanımızda. Bu durum belki de Bangladeşliler için de geçerlidir. Hepimiz Batıya bakarken "yazgı" benzerliğimiz olan birbirimize bakmayı unutuyoruzdur. Hatta bana kalırsa birbirimize yeterince destek ver(e)miyoruz. Mollaların ölüm fermanı verdiği Teslime Nesrin'e resmi olarak devletimiz, resmi olmayarak ülkemiz hümanist ve feministleri ne kadar destek ver-di/iyor acaba?
Bu bağlamda Cumhuriyet Kitapları'na teşekkür etmek gerekir. Teslime Nesrin'in adını bu şekilde duyurmak bile, bir farkındalık yaratmak açısından çok değerlidir. 1962 doğumlu yazarın yaşadıklarının bir kısmını doksanların ortalarında medyadan takip etmeye çalışmış, Doğulu genç bir kadın olarak onu çok iyi anlıyorum diye düşünmüşümdür.
Simone de Beauvoir'ın Bir Genç Kızın Anıları'nı okuduğumda kadınların genç kadınlık süreçleri, yaşadıkları kısıtlamalar açısından ne kadar da benziyor diye karşılaştırma yapmış ama Avrupa'da bazı toplumsal kuralların hiç de bizimki gibi olmadığını anlamıştım. Örneğin namus kavramı farklı idi. Bizdeki kadar kadınlar aleyhine bir katılık yoktu. Kadınlar bizde erkeklerin dekoratif nesneleri değillerdi. Ortalığa çıkarılmazlardı. Yok'a yakın olmaları en iyisiydi, işte bunlar bizi, Önasyalı kadınları Avrupalı kadınlardan çok daha gerilerden başlayarak mücadeleye katılmaya itiyordu. Bu yüzden Bir Kadın Yazgısı bana konusu ve dokusu bakımından Duygu Asena'nın Kadının Adı Yok özyaşamöyküsel romanını daha çok çağrıştırdı.
Bir Kadın Yazgısı iki bağımsız kısımdan oluşuyor.  Birinci kısım, kitabın adı olan bölüm aynı zamanda; uzunca bir öykü, ikinci kısım ise Seçenek adını taşıyor, iki kız kardeş arasındaki mektuplarla yapılandırılmış.
Her iki kısımda da Bangladeş'in muhafazakar yapısına isyan etmiş kadın kahramanlar var. Burjuva ya da bürokrat kökenli ailelerden geliyorlar ve-veya onlara gelin gidiyorlar. Yani orta-üst gelir düzeyindedirler. Kadınlarımız iyi eğitim almış, kendi ayaklarının üzerinde durabilen ama bizim gibi İslami kültürlerden kadınlar için çok tanıdık olan toplumsal baskılardan bir türlü azade olamayan karakterlerdir. Çünkü bir meslek sahibi olmak kadının, kadınsal niteliklerine bir artı olmakla birlikte, evlilik kurumu gibi katı geleneksel yapının içinde erkeğin statüsünü bozacak hale gelince kıyametler kopuyor. Klasik rollerini reddeden kadın, başta eşi ve onun ailesi olmak üzre, kendi öz ailesi dahil bütün toplumun nefretini toplamakta ve yalnızlaşmakta geç kalmıyor.
Bir Kadın Yazgısı'nda yakışıklı ve kariyer sahibi ama erkek olarak ödevini yapamayan eşini tanıdıkça düşünceleri dönüşen kadının iç konuşmasından bir bölüm:
"Altaf'ın benden beklediği, tüm kişiliğimi yitirmem, tüm bildiklerimi unutmam tümüyle teslim olmamdı. O, benden kendi istediğini yaratacaktı. Şimdi artık beni nasıl gördüğünü biliyorum ve ona karşı en ufak bir aşk duymuyorum. Onsuz yapabileceğim, o olmadan daha az üzüleceğim, belki de mutluluğu yakalayabilme şansını bulacağım düşüncesi filizlenmeye başladı kafamda." (s.56)
Erkeklerle yaşadıkları sonunda aşk'ı sorguluyor ikinci kısımdaki Abla; Bangladeş dilinde Bubu. İlk evliliğinde eşinden gördüğü baskıdan kaçıp kendi ayakları üzerinde duran, seyahatlere çıkan Bubu, daha bağımsız bir ilişki kurduğu ikinci sevgilisiyle evlenince her şeyin yavaş yavaş değişmeye başladığını görür. Erkekleri sevmenin bir suç mu, kusur mu olduğunu sorgulamaya başlar. Sevip evlenince bencilleşmeye ve çirkinleşmeye başlamaktadırlar. Toplumun onlara sağladığı konfordan hiçbiri gönüllü vazgeçmeye niyetli değildir. Son aşamada kazara evlilik dışı bir ilişkiden hamile kalınca, bebeği doğurup onu erkeksiz büyütmeye karar verir. Çok zor olacağını bilse de bu kararından memnundur. Bu türden bir kararın İslam dünyası için kadını, katli vaciptir fetvasına götürebileceğini görüyorum. Bu mektuplardaki Bubu gerçekten arı kovanına çomak sokmuştur.
Gerçeğe dönersek, kitaptaki isyankar kadınların hepsi Teslime Nesrin'dir bana kalırsa. Edebi anlamda roman türünün Doğuda daha az gelişmiş olduğu düşünülürse bu kitabın da anlatı olarak gün yüzüne çıkmasına şaşırmadım. Özellikle birinci kısmın yer yer kapalı ve oriyantal bir dili var. Meramını ise boşluklar bırakmasına rağmen iyi vermiştir. Gözü açılmadık sığırcık yavrusu kız çocuklarının okulundan koparılıp hayırlı bir kısmetle baş göz edilmesi, bizim için de çok tanıdık, değil mi?
İkinci kısım daha açıktır. Mektuplaşmalarda Bangladeşli kadının statükosuna dair beyin fırtınası ve sorgulamaları çok daha net görüyorsunuz. Dindar olan küçük kız kardeşin, süreç içinde din adamlarının bazı sahtekarlıklarına tanık olması ile geçirdiği dönüşümü de gözlüyoruz. Yine de her konuda ablası ile hemfikir değildir. Bu kız kardeş sanki Teslime Nesrin'in feminizmde sorguladığı noktaları temsil ediyor.
Bubu yani özgürlükçü ablanın kız kardeşi Nupur'a kısa ama görüşlerini net yansıttığı mektubu:
"Nupur,
Nefret ettiğim bir düşünce varsa, o da anneliği kadınlığın en yetkin olgusu kabul eden anlayıştır! Benim çocuk doğurma isteğimin nasıl böyle bir düşüncenin etkisiyle oluşabildiğini düşünebildin?
Şunu bil ki küçük budala, eğer ben bir çocuk istiyorsam, bu bir amacı gerçekleştirmek için değil! Yalnızca, çocuk dünyadaki en güzel varlık olduğu için ve ben başka hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak bu ana-çocuk ilişkisini yaşamak istediğim için. Benim ihtirasımın sınırı bu.
Hayır, aslında, başka bir şey var. Bu çocuğun bizi doğumumuzdan itibaren kuşatan ataerkil yönteme bağlı olmamasını istiyorum. Benim dünyaya getireceğim canlının bu egemenliğe son vermesini gerçekten istiyorum.
Çocuğu aldırma öğüdünü dinlemeyeceğim Nupur.
Ben çok iyiyim. Benim için özellikle kaygılanma! Mutluyum.
Yakında.
                                                                                                                   Bubu" (s.187)


Nupur'un babasız çocuk büyütmenin ne kadar zor olabileceği konusunda uyarılarını çok haklı buluyorum. Çözüm, erkeklerden yılıp onlardan soyutlayarak çocuk büyütmek olmamalı diye düşündüm ben de okurken. Sonuçta o çocuk bir şekilde erkeğin katkısıyla dünyaya geliyor, erkek de ondan sorumludur ve ona ilişkin hakları vardır. Bu hakları nasıl kullanabileceği konusunda elbette benim de kuşkularım ve tedirgin olduğum noktalar var. Bir de çocuğun babasızlık konusunda ilerde söyleyecekleri olacaktır. En zor kısım da bu değil midir?
Bu konu gerçekten bir sorunsal. Paradoksal aynı zamanda: Ataerkil sisteme yeni bireyler eklemekle ilgili bir sorun yumağı. Sistem dışına kaçmak-çıkmak olası mıdır, gibi birçok soru üşüşüyor aklımıza? Bir de epey yalnız olan kahramanımızın durumunda?
Yani kitap başarıya ulaşıyor. İçsel hesaplaşmalara giriyorsunuz, kadın olarak ataerkinin zulmü altında yaşadığınız haksızlıklar diziliveriyor yan yana. Aslında yalnız değilsinizdir ama... Dünyanın ummadığınız bir yerinde mangal yürekli kadınlar vardır.

*Cumhuriyet Kitap Kulübü, 192 Sayfa, Mart 1999, Çev: Bülent Berkman

Hanife Türkseven
Ankara, 21. 12. 2012

Yazının bianet'te yayınlanan hali için ://bianet.org/biamag/dunya/143672-teslim-olmayan-teslime-nesrinin-yazgisi




28 Aralık 2012 Cuma

Kırtharoşurv' à la Anakam


                                               

                                                 ZAGODANIN KURUTULMUŞ HALİ   


ÇORBALARIN KARDEŞLİĞİ

Pontus Rumları'nın Kırtharoşurv' Çorbası

Bu çorbayı yıllardır yemedim. Evde zagoda var. Arpayı ve barbunyayı denkleştirdim mi, tamamdır. Elbette anakamın kendi yetiştirdiği barbunyalarının kestaneyi anımsatan tadı olmayınca eksik kalacak ama yine de denemekte yarar var.
Anakara - BİA Haber Merkezi
29 Aralık 2012, Cumartesi
Anakamın (Anneannem) yaptığı yemekler arasında en çok sevdiğimdi kırtharoşurv'. Of Kadahor (Çaykara) yöresinin pratik yemeklerine göre biraz daha zahmetlidir. Zaman alır ki, bizimkiler için zaman yemek pişirmeye ayırmak için harcanası bir şey değildir. Zaman, yağmurun izin verdiği ölçüde çalışmaktır çünkü.
Çorbanın adı iki sözcükten oluşuyor. Kırthar arpa, şurva ise çorba anlamına geliyor. Sözcükler birleşince sanırım en az çaba yasası Pontus Rumlarının konuştuğu Romeyikada da devreye girerek -a düşer, böylelikle sözcüğün sonunu -şurv' diye telaffuz ediyor bizimkiler. Hatta sondaki -v de belli belirsizdir. Bir de ortada bir -o- var, o da sanırım tamlama yapmaya yarıyor. Dil uzmanı değilim. Diğer Rumca tamlamalardan yola çıktım.
Temelde bizdeki arpa çorbasını farklı kılan, son aşamada zagoda denilen kurutulmuş bir yayla otunun kızdırılmış tereyağında kavrulup çorbanın üzerine dökülmesidir. Bu otun veya baharatın diyelim, kokusunu bizim yörenin insanı çok sever ama bilmeyenler için taze soğan saplarının kurutulduğunu düşünün, biraz onu andırır. Taze hali bana incecik, yeterince gelişememiş yeşil soğanı çağrıştırırdı. Zaten araştırdığımda bazı hemşerilerim "soğan otu" diye çevirmişler Türkçeye. Bizim yemeklerimizdeki yeri Türk mutfağındaki soğan kadar önemli ve benzer olduğuna göre haksız da sayılmazlar. Hem taze hem de kurutularak tüketilir. Sıcağı sevmez. Sadece 1.000 metreyi aşmış yaylalarda yetişir. Kokusunu ve tadını orada bulur. Avrupa'da şekil olarak benzerini gördüm ama kokusu hiç benzemiyordu.

Anakamın arpa çorbası

Ben memlekette yaşarken yemek işleri ile hiç ilgilenmezdim. Bu çorbanın yapılışını teyzemlerin evinde kendisine göz kulak olmam için dibini tutturduğumdan biliyorum. Deneyim gerçekten başarısızlıklarımızdan çıkıyor sanırım.
Kışın daha çok yapılan bu çorbayı teyzem baharda yapmaya karar vermiş. Kendisi kuzenlerimi alıp çay toplamaya gitmişti. Ben sınav hazırlığında olduğum ve ders çalışmam gerektiğinden evde kalmıştım. Bunu fırsat bilen teyzem döndüklerinde neredeyse hazır olacağını umarak misafire çorbayı emanet etme gafletinde bulunmuştu. Arpa ve barbunya (istambolika) haşlanıp kara suları döküldükten sonra (zaten bu kısmını teyzem akşamdan yapmıştı), kıvamı oluşana kadar karıştırılarak pişirilecekti. Bu arada kuzine peşkoda pişebilmesi için arada bir odun takviyesi gerekiyordu.
Ben odun atmıştım sobaya ama yeterince karıştırmamıştım sanırım. Teyzem daha eve yaklaşmadan durumu anlamıştı. Gitti kırtharoşurv' diye vahlanmıştı. Ama becerikli anakamın becerikli kızı teyzem dibini sıyırmadan çorbanın esas elemanlarını alıp hemen başka kaba aktarmış ve içine kaynatılmış su ekleyerek, bulamaç haline çevirdiğim kıvamını açmıştı. Sonra kaynatmaya devam ederken içine iki küçük parça iç yağı atmıştı. Onları biraz kokusu ve tadı yemeğe geçtikten sonra çıkarmıştı. Teyzemin tek gözü kör kedisi bunu beklermiş gibi, hop diye dışarı atılan iç yağını yutmuştu. Bizim oralarda hiçbir şey israf edilmezdi. Nitekim dibi tutmuş tencerede su bekletilip suyu ineğe verildi. Böylece biraz fazladan işle hatam telafi olmuştu.
Son aşamada bol tereyağı zagoda ile kızdırıldıktan sonra çorbaya eklenmişti. Ev ekmeği ve taze soğanla bir sürü yemiştim. Yanında turşu da gider. Teyzem içine bolca kendi yetiştirdiği acı biberden de eklemişti.
Bu çorbayı yıllardır yemedim. Evde zagoda var. Arpayı ve barbunyayı denkleştirdim mi, tamamdır. Elbette anakamın kendi yetiştirdiği barbunyalarının kestaneyi anımsatan tadı, Fengula'nın (bir ineğinin adı buydu, ay gibi güzel anlamında) tereyağının kokusu olmayınca eksik kalacak ama yine de denemekte yarar var.
Google'da yaptığım bir araştırmada, diyet için de kullanılan bir çorba olduğunu gördüm. Uzun süre tok tuttuğundan ve yüksek vitamin değerleri olmasındandır sanırım. Su yerine son aşamada süt veya ayran ekleyenler de var. Bu çorbanın seçmemin bir nedeni de kaybolan bir damak tadı ve besini anımsatmaktır.
Siz dibini tutturmadan deneyin. Afiyet olsun...
* Pontus Rumcası diğer adıyla Romeyikadan bir sözcüktür. "th" kısmını İngilizce seslere göre yazdım. Özünde iki ölçü arpa yarması(bazı yörelerde göce olarak bilinir), bir ölçü haşlanmış barbunya ile pişirilen bir çorba çeşididir.

http://www.bianet.org/biamag/kultur/143175-pontus-rumlari-nin-kirtharosurv-corbasi

9 Aralık 2012 Pazar

Bambolika'nın Pırasalı Böreği


Pırasalı- Patatesli Börek

Elde açılmış yufka tadını yakalayamadığımdan börek yapmaz olmuştum. Börek istediğimizde yufka alıp içine bir şeyler atıp teflon tavada pişiriyorduk epeydir: Gözleme bir bakıma.
Ankara'ya gelince buranın hamur işlerinde daha başarılı olduğunu anımsadım. Yediğim en güzel mantıları burda tatmıştım. Karaşarlıların içi katıklı dedikleri yumurta ağırlıklı böreği de çok severdim.
Her neyse, göçmen kayınvalidem pırasalı içle çok güzel açma börekler yapardı. Bende o kadar yetenek ve sabır yok. İkidir yufka aldığım pastaneden gelen ürünler çok güzel olduğundan ve böreğe uygun bir klasik fırın aldığımızdan pırasalı börek yapıyorum. Çok da güzel oluyor.



Dedim ki hemen bunu paylaş, arkadaş taifesi de yararlansın. Kış sebzelerini yemeyen çocuklarıdır, eşleridir yemiş olsun.
Öncelikle malzemeleri özenle tedarik ediniz.
1. 1 kilogram yufka 5 veya 6 yaprağa denk gelir
2. 1/2 kilogram pırasa
3. 3 orta boy patates
4. 3 yumurta
5. 1 su bardağı süt
6. 1 çay bardağı sıvı yağ
7.  1/2 çay kaşığı karbonat
8. 1 tutam maydanoz
9. tuz, pul biber, salça(zevke göre miktarını ayarlayınız)
Öncelikle böreğin iç harcını hazırlıyoruz. Teflon bir kaba biraz yağ ekliyoruz. Rendelediğimiz patatesleri ilk önce ekliyoruz. Biraz kavurduktan sonra, küçük doğranmış pırasalarımızı da kaba boşaltıyoruz. Kıyılmış maydanoz, biraz salça, baharat ve tuzumuzu da kendimize göre ekleyip en sonda üzerine bir yumurta kırıp daha fazla pişirmeden karıştırıp kenara alıyoruz. Hamuru yapıştırmaması açısından harcın soğuduktan sonra kullanılmasına özen göstermeliyiz.
Bu karışım pişerken, ben iki üç işi bir arada yapıp kendimi zora sokmayı sevdiğimden yufkaların üzerine süreceğim karışımı hazırlamıştım bile. Bir bardak süt, iki yumurta ve sıvı yağımı iyice çırptım. Az ılık su ekledim ki hem karışım incelsin hem de ılışsın. Karbonatı da ekleyip güzelce çırptım ve bu da kenardaki yerini aldı.
Tepsiye bu sefer yağlı kağıt koymadım. Biraz yağladım. Yufkaları ortasından koparıp her yufkadan iki yarım daire elde ettim. Bu yarım daireleri hazırladığım karışımla iyice yağladım. Yarıçap kısmına ise harcımı parmak kalınlığında döşedim. Sonra rulo yapıp tepsiye  fotoda görüldüğü gibi yerleştirdim.
Üzerine kalan karışımı sürdüm ve evde çörek otu olduğundan ondan serptim. Susam da güzel giderdi tahminimce. Hiçbiri olmadan da olur. Endişe etmeyiniz. Böylece yazın buzdolabında kışın yine serin bir yerde birkaç saat bekletiniz börek adayını. Daha pofuduk oluyor. Sanırım harçlar, karışımlar hamurla tepkimeye girip tadını buluyor.
Önceden ısıtılmış 170 derecelik fırında, yarım saat veya taş çatlasın kırk dakikada böreğiniz hazırdır. Ilık, soğuk her türlü yenebilir efendim.
Afiyet şeker olsun. Şişmanlatan kalori değil de, üretiminizi artıran kalori yapması dileğimle. Bu işleri yapana yani aşçıya emeği çok olacağından kaloriler dokunmadan geçecektir. Hiç emek sarf etmeden böreği götürenler size diyorum huuu! Sizin durum vahim. Demedi demeyin. Kalori bombası bu!
(Bambolika'nın Spesiyal Müseccel Markasıdır, Her Hakkı Saklıdır ama o kadar saklı ki ben bile bulamıyorum, yemişler yahu bütün böreği. Neyse, iyi ki fotosunu çekmişim.)

09.12. 2012
Hanife Türkseven


2 Aralık 2012 Pazar

Üniformalasak da mı Saklasak?










Acaba Üniformayı mı, Yoksa Alışkanlıkları mı Savunuyorlar?

Sosyal medyada her türlü değişikliğin yansımasını anında gözleyebilirsiniz. Şimdi okullardaki yeni kılık kıyafet yönetmeliğine karşı olanların, taraf olanların gönderileri var bol bol. Üzücü olan şudur ki, karanlıkta gösterilen fil hikayesi gibi herkes işin bir tarafına dokunuyor ve yorum yapıyor, bütünü görmek istemiyor. Ya da aslında bütünü görüyor da ezeli muhalifliği onu, bunu dillendirmekten alıkoyuyor.

Ben de diyorum ki üniforma(üni: tek, bir- forma: giysi, şekil anlamındadır) adından da anlaşılacağı üzre tektipleştirmenin şekilci yanlarından biridir. Üniforma olmasa da öğrencileri uygun adım asker gibi yürütecekseniz, bence bu bir demokratikleşme atılımı sayılamaz. Bana göre tektipleşmeden kurtulmak, beraberinde eğitim sistemindeki militarist yapılanmayı da eritmekten geçer. Ancak eğitimde serbest kıyafet önemli bir adımdır. Bu haliyle belki yarım adımdır... Yine epey kural var hala; kızlara kısa kollu gömlek yasağı olması gibi. İzmir'i düşündüm de, 40 derecede uzun kollu ile dolaşmak! Ufunet bastı.

Hoş ben de birçokları gibi şu dönemde yapılanların demokratikleşme ve özgürleşme adına mı, kendi kitlesinin taleplerine nihayet cevap verme adına mı yapıldığından kuşkuluyum. Yok, aslında kuşkulu değilim. Elbette bir siyasi parti iktidar elindeyken özellikle kendi kitlesi için yasal düzenlemeler yapmak ister. Hakkı ve ödevidir bu, bir bakıma.

Bu durumu vaktiyle Milli Eğitim ders kitapları yazımında da gözledim ben. Sene 1998. Üçlü Koalisyon zamanı(DSP-ANAP-MHP). Eşim ve sol kökenli eğitimci arkadaşları kitap yazma komisyonuna çağrıldılar. Büyük bir coşkuyla edebiyat komisyonu olarak kitaplarını hazırlamaya giriştiler. Eşim ve birkaç arkadaşının en büyük amacı Nazım Hikmet'i ders kitaplarına almaktı. Ama olmadı, Talim Terbiye kitaplarına geçit vermedi.

Bilin bakalım Nazım'ı ders kitaplarına almayı kim başardı? AKP. Yanı sıra elbette Necip Fazıl Kısakürek( gerçi o daha önceden girmişti ama artırıldı yeri sanırım) ve adı sanı hiç duyulmamış edebi olduğu iddia edilen şahsiyetler de girdi edebiyat ders kitaplarına.

Şimdi bu kılık kıyafet işi de bence buna benzedi ama ben her şeye rağmen Nazım'lı bir ders kitabını tercih ederim, üniformalı çocuklar görmektense rengârenk çocuklar görmeyi tercih edeceğim gibi.

Statükoculuğun Türkiye'de adresi yok gibi. Herkeste çıkıyor. Bazen sağda bazen solda hortluyor. Alışkanlıklar konfor sağladığından, yenilikçi olduğunu iddia edenler bile statikocu davranabiliyorlar. Nihayetinde herkes kendine göre; rahatına, alışkanlıklarına göre tavır sergiliyor. Hak ve özgürlükler bakımından düşünmüyor.

Üniformayı destekleyenlerden gelen, bana göre ilginç savlar:
1. Çocuklar, gençler üniformaları olmayınca öğrenci oldukları anlaşılamayacağından, sahipsiz gibi olacaklarmış sokaklarda.
Buna vah vah dedim ve güldüm. Okul üniformaları ne yazık ki çevik kuvvet giysisi değildir. Çocuklar her halükarda sokaklarda yüzde yüz güvenli olamazlar. Ne yazık ki! Bana kalırsa bütün çocuklar okutulsun, böylece çocukların hepsi öğrenci olarak algılanacaktır.

2. Bazı ailelerin kaygısı ise öğrencilerin okulda maddi durumu iyi olan arkadaşlarında markalı kıyafetleri görüp özeneceği, isteyeceği. Elde edemeyince de ayrım olacağı. Yani ekonomik eşitsizliğin belirginleşeceği.
Hem serbest kıyafetle eğitim hayatı olmuş(İsviçre'de), hem de üniformalı ben, diyebilirim ki, hiç fark etmez. Orda birinin tişörtüne, burda da ayakkabısına heves ettiğim çok olmuştur. İlkokulda onun gibi boya kalemlerinden istediğim ve alınamadığı için günlerce ağladığım kızın adı bile aklımda. Bunun sonu yok ki? Maddi durumu iyi olan bir şekilde belli oluyor. Bazen maddi durumla ilgisi olmayan şeylere de özenirdik. Örneğin dantel yakalıklı ben, naylon yakalığa özenirdim. Çocukluk böyle bir şey. Ama genel olarak yakalığın boğazımı sıktığını anımsarım.

3. Çocuğumuza her gün yeni bir kıyafet giydirecek kadar zengin bir halk olmadığımız.
Her gün yeni bir kıyafet giydirmek gerekmiyor. Avrupalılar bile o kadar zengin değil. Temiz olması yeter. Bir hafta giyilince oluşan kirli kumaş kokulu önlüklerden, formalardan nefret ederdim. Günümüzde uygun fiyatlara giysi alınabiliyor. Dünyada ve ülkemizde resmen tekstil patlaması var. Bunu bile alamayanların zaten üniforma alacak gücü de yoktur. O zaman üniforma değil, sosyal devletim devreye girsin, lütfen!

4. Türbanı yasal hale getirmek için bu yönetmelik değiştirildi. Herkesi kapatacaklar. Şeriat istiyorlar.
İşte bu iddiaya net bir şey diyemem. Sonuçta seçmenlerine verilmiş sözler vardı. Herkesi kapatmak da isteyebilirler. Mahalle baskısının yoğun olduğu küçük yerlerde başörtüsü her derste, bahçede, laboratuvarda örtülecek belki. Benim geldiğim kasabada başlamışlar mıdır hemen, diye aklımda bir soru belirdi? Şimdi İmam Hatip Liselerinde başörtüsü örtünme-örtünmeme kuralları ne derece işliyor? Okullarda başörtüsü serbestisi dindar çevrelerdeki kızların okumasına bir yol olabilir mi gerçekten? Derin sosyolojik sorular? Yanıtları da net değil. En azından benim beynimde.

Üniformayı savunmakla eğitimin kalitesinde bir artış, demokratikleşme, sosyal ve ekonomik adaletin sağlanmasında bir gelişme sağlanır mı? Bence hayır.  Yeni düzenlemenin hakkaniyetle uygulanmasına katkı koymak, tıkanıklık ve art niyet görüldüğünde tepki vermekle çözülebilecek şeyler var ama kanımca. Yani dolaylı olarak dinsel bir eğitim vermeye kalkışılırsa, zorla kızımızın başı örtülürse örneğin tepki vermeli ki bu "gerçek laik" olması gereken Türkiye'ye yol açabilir. Bu gibi durumlarda ne yapılabileceğini, ne yapmamız gerektiğini titizlikle düşünüp hareket etmeliyiz. Toptancı mantığından vazgeçmeliyiz. Her yeniliğe hemen hayır demek, bir tür kolaycılık bana kalırsa.

Alışkanlıklar konforludur. Düşünmeden yaparız. Daha az yoruluruz. Bu tuzağa düşmemeliyiz.  Yenilikler ise heyecan verici olduğu kadar tehlikelidir de.

Bana kalırsa günümüzde türbanlı kadınların bazılarının örtünüşü de üniformaya benziyor. Kendi dini aidiyetinin giyim kuşam tarzı oluyor ve bunu bilenler onu tanıyor. Ama bu onlara devlet tarafından dayatılmıyorsa beni ilgilendirmiyor açıkçası.

Üç kuşaktır okul üniformaları evlerinden eksik olmayan bir neslin çocuğuyum. O yüzden müstakbel torunumun üniforma giymesini istemem şahsen. Değişikliklere evet ama bu değişiklik insan hakları ve demokrasiyi esas almayacaksa, özgürlüklerim başka bir şekilde kırpılacaksa, buna da olmaz diyeceğim.

Hanife Türkseven