28 Eylül 2017 Perşembe

Day 5. Yağmur yağıyor

                                        

                                                   Volos, Makrinitsa Yolundan Görünüm

Bugün yağmur yağıyor Volos'ta. Dersim yok. Dün çok yorgun hissediyordum. Bu sabah yağmur sesiyle nispeten daha iyi uyandım. 

Dün akşam eşimle ve annemle görüştüm bahçede uzun uzun telefonda. Telefonum orada çekiyor ancak. Belki onun etkisiyledir, bugün daha keyifliyim. Bugün bir ara inşallah esas yatağımın döşeğini de satın alabilirsem evim misafir ağırlamaya uygun hale gelecek. Açılmayan metalden banyo penceresini de artık, biraz sıvı yağ yardımıyla açıp kapatabildiğim için sevinçliyim. Tanrım! insanoğlu nelere takıyor? Pencere açılmadığı için sanırım psikolojik olarak astımım tutuyordu. Banyoya girerken, yanımda sprey, Granma nefes alamıyordu yoksa. 

Dün akşam elimi kestiğim için yara bandı almak için mecburen markete gittim. Birçok eksiğimi giderdim bu arada. Kahve de aldım; şimdi Türk kahvesine çok yakın bir tatta kahvemi yudumlayarak ve O Stavros tou Notou(Nikos Kavvadias adlı şairin şiirlerinden bestelenmiş bir albümdür, link veredeğim aşağıda)* albümünü dinleyerek size yazıyorum. Sabah yağmur yüzünden sanırım, çekmeyen internetim, şimdi mükemmel!

İlginç bir şekilde dün ve bugün astım krizlerine eşlik eden öksürüğüm azaldı. Toz ve şiddetli kokular(markette deterjan standında yaşadığım krizi saymazsak) sanırım en çok etkileyen faktörler. 

Argos Gemisinin Antik Seferi



Keşke gençken tarihimize merak sarsaydım. O gençlikle Iasonas'ın buralardan Karadeniz'e, Pontos diyarına yaptığı yolculuğu tekrar ederdim. Altın Post belki de benim köyüm Ğorğoras'tadır, kim bilir? Taa Gürcistan'a gitmeye bile gerek yoktur? Buradan ta oraya bir deniz yolculuğu hiç fena olmazdı. Aslında böyle turistik bir destinasyon hazırlanabilir. Turizmciler hu, her iki yakadan, bu önerimi dikkate alsınlar, derim. Yoksa var mı, böyle bir destinasyon?

Mitoloji'ye göre macera şöyledir, mavi renkli macera'nın üzerine tıklarsanız yönlendirecektir. 

Şimdi Türkiye'de yaşayanlar bu Wikipedia maddesini açamayacaklar. Bu utancı düzeltir yetkililerimiz, umarım. 

Neyse, şimdilik benden bu kadar. Bu arada komşum ve ev sahibem imam bayıldı yemeğini çok güzel yapıyor. Türkiye'de yediklerime şapka çıkartır. Ama ne yazık ki benim yemek yemeğe iştahım yok. En çok peynir ekmek, meyve ve kahve tüketiyorum. Haydi hayırlısı...

Selamlar sevgiler  Volos'tan...

Granma is tired a little bit! 
See you, later...

Volos, 28.09.2017

* Albüm









25 Eylül 2017 Pazartesi

Granma is cooking...Yaktın Beni Eleni!

  





      Day 2, evimde...

      Bugün sözde erken kalkıp varsa 9'da başlayan derslerime yetişecektim. Saatimi de kurmuştum ama ne olduysa oldu, fakülteye ancak onu yirmi geçe vardım. Akşamdan tuhaf sesler çıkrarak çalışan şofbeni yakıp duş aldığım için çok sevindim. Sabahları kendime gelemeden her sesten ürkerim çünkü. 
      
      Neyse ki dersim yokmuş Pazartesi, kendime misafir öğrenci olarak ders bulurum ya henüz o kadarına cesaret edemedim. Zaten Ankara'da iki sınıf birden okuyarak kendimi zora sokmuşum. ERASMUS'un talep ettiği 25 krediyi dolduramayıp ikinci dönem derslerimi yazmak zorunda kaldım. Bu şunun için gerekli, ERASMUS sana hibe verecek de, bakalım sen gerçekten okumaya mı gezip tozup eğlenmeye mi gidiyorsun, diyorlar. İstersen yemin et, ne kadar istekli olduğuna dair, ı-ıh, alacaksın kardeşim 25 kredini paşa paşa gideceksin fakültene, yoksa keseriz hibeyi haaa, demek istiyorlar. Hoş daha hibenin ucunu bile göremedik ya, neyse. Nan bu AB valla Türkiye'den cimri çıktı. Buraya gelince harçlık verirdi ülkem olsa. Vatandaşım mağdur olmasın, hele de bu yaşlı, yazık derdi... Oy! sanırım memleket özlemi başladı, uzaktan davulun sesi hoş geliyor. Öyle olmadığını hepimiz biliyoruz.
     
     Öğrenci kimliği ve paso için başvurumu yaptıktan ve dersler hakkında Popi adlı bölüm sekreterinden bilgi aldıktan sonra, daha fazla uğraşmayıp ders programını aldım, meşhur Kafe'me gittim, hani fakültenin yanındaki. Double Türk, ay aman Yunan kahvesi içince ancak kendime geldim. Pek de gelemedim ya... Sigara paketimi ve Eleni'nin çakmağını masada unutarak marketin yolunu tuttum. Üniversitenin yakınında varmış. Ufak tefek ihtiyaçlarımı alarak evin yolunu tuttum... Sırt çantamda laptop, ellerimde paketlerle yorulmuşum. Dalgınlığımı hemen ev sahiplerime belli ettim. Kızım daha ikinci gün ne acele?! 50 metre falan geçtim evi, sonra geri geldim. Ev sahibinin oğlu, sanırım bu oturduğum yer onun, beni üst kattaki balkondan görmüş geçerken, gülüyor köftehor. Granma dedik, boşuna mı dedik, oğlum? Oğlum yaşlarında bu arada...

     Eve gelince sağolsunlar ev sahiplerim yine geldi, nasıl olduğumu sordular. Eksik gedikler için söz verdiler. Bu arada acıktım, üzerinize afiyet. Evde, Eleni'nin tarlası hizmetimde, sıvı yağ var, tuz var, ne duruyorsun Granma, melemen yapsana, dedim kendime. Sivri biberler acı demişti Eleni, birini tattım, hafif acıydı, dedim bu acıyı gözümle bile yerim ben. Bolca sivri biberli melemeni ocağa vurdum. Aldığım mısır unlu ekmekle ne güzel gidecekti oysa... Bir yandan da fotoda gördüğünüz elektrikli cezvede su kaynattım. Üzerine halis muhlis Doğu Karadeniz çayı ekledim. Masaya geçtim ki, ne olsun, melemen zehir acı oldu, araya hain acı bir biber karışmış. Yaktın beni Eleni, diye bağırdım o an, Türkçe tabii...

     Neyse yana yakıla melemeni yedim. O acıyla resim çekmeyi anımsadım. Halimi görün diye. Öyle böyle ilk yemeğimi pişirdim ya, ona bakın! Yoksa "Yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat." atasözümüzü anımsıyorum hâlâ. 

     Bugün de akşam üzeri oldu. Günler su gibi geçiyor. Yoksa geçmiyor mu? Kocamın demleme çayından isterim. Gelirken demlik getirsin ve bana çay demlesin. Zorla da 20 dakika içinde-yoksa tadı kaçarmış- üç bardak içirsin. Dalga geçer, itiraz edersem, namussuzum... Anamın sigara içme yemek ye, itirazlarını bile özledim. Oğlumun çayımda sigaramı söndürüp beni sabote etmesini de. Dursun'un ıslak burnunu özledim bir de...
     
     (Granma ağlar bu sahnede)
      
     Haydi, öpüldünüz. 
     
     Sevgiler, Selamlar buradan...

     Granma in the kitchen of foreign land (Amaaan o kadar da "foreign" değil, bizim Yunanistan işte)



25.09.2017

    



 

24 Eylül 2017 Pazar

Granma* on Erasmus


Granma* on Erasmus


Sizler beni Bambolika olarak tanıdınız ama kendime yeni bir takma ad buldum; Granma yani Büyükanne.

Bu ayın 20'sinde çok önceden belli olan ERASMUS macerama Ankara'dan başladım. Hep hasta olan annem ve otur oturduğun yerde, kaç yaşına geldin diyen eşim, tuhaf bir annesi olan tarafsız oğlum ve her şeye, herkesin uyarılarına rağmen macerama start verdim. 

Önce çok ucuza bilet bulabildiğim için Atina'ya uçmaya karar verdim ki, Despoina'yı rahatsız edebileyim. İki gün onda konakladıktan sonra çok güzel geçen bir otobüs yolculuğunda, pırıl pırıl bir mola yerinden geçen otobüsümle KTEL dedikleri VOLOS'un terminaline vardım. İlk taksici beni kazıkladı galiba. Çünkü ne kadar uğraştıysam 5 Avro'yu geçemediğim taksi maceralarımdan farklı olarak 6 Avro aldı. Canı sağolsun, 1 km bile olmayan yolu uzatarak bana kent merkezini tanıtmış oldu. Volos'un bir ucundan diğerine sahilden yürüyünce yarım saat tutuyor, oradan pay biçin. 

Neyse vardım AB ofisine Panepistimio'nun(üniversite yani). Orada değişim öğrencileri oturuyor. Ben tabii Granma. Personel şaşkın değildi ama çocuklar şebelek gibi bakıyor bana. Saçlar üç numara, beyaz. Bize ev önerisi sunacaklar. Ben atıldım hemen. Mümkünse bir Yunan kız öğrenci parakalo(lütfen demek), bir de atar yaptım; benimle İngilazca konuşmayın, Yunanca öğrenmeye geldim ben buraya diye. Yunan öğrenci bulmak yaş iş dediler. Kalacağın şurada üç beş ay, seni neylesin, o kalacak 4-5 yıl. Hım bu atarım işe yaramadı! Diğerine bayıldılar tabii. Baktılar anlıyorum her şeyi, Yunanca anlatmaya başladılar. Oh Granma, kendin kaşındın! Anlamasan da bazen(hızlı konuşabiliyorlar) yapıştır, endaksi'yi(okay gibi bir şey işte). Ne olabilir ki! Sövdüler mi, ettiler mi, ne olacak, aman, aramızda lafı mı olur? 

Neyse falandı fişmandı derken Eleni(Oh Eleni, Trabzon göçmeni babanın kızı Eleni!)'nin yakın olmayan bir arkadaşının oda kiralama isteği haberini aldım. AB ofisinden çıktım, sahilde bir Kafe'de oturdum, yanlışlıkla Türk kahvesi istedim, ağzım kurusun, neyse, sonra yamaladım bir şeyler. İlgili idiler sağolsunlar. Yanında küçük şişe suyu bedava veriyorlar. Neredeyse aynı bizdekinin fiyatına geliyor öylece. Bir gece o kadıncağızın evinde -itiraf ediyorum hadi- tiksinerek kaldım. Ev yıllardır kullanılmamış, kir pas içindeydi. Daha da durmam burada deyip Eleni'yi tacize başladım hemen. Zaten o ikide bir telefon ederek nabız yokluyordu. Despoina bir yandan. "Granma on trouble" tabii, yardım edecekler. Ne yapsın zavallılar?

Bu arada bir otel buldu bana Eleni, hemen oraya gidip dinleniyorsun ve bizi bekliyorsun, dedi. Yunanistan'da edindiğim bro'm olan(ağabey deyin siz kısaca) eşi Vasilis'le yola çıkmışlardı bile. Otel Anastasia'ya kaçar gibi vardım, duş aldım, o evde oraya buraya sürtünmüş ne varsa hepsini ıslak mendillerle sildim. Uzandım. Uyudum mu bilmem, Elenitsa gelmişti bile Selanik'ten. 

Hemen başladı ev bakmaya. Bir tanesi ilginç oldu. Telefonda üniversite öğrencisi deyince evini kiralamak istediğimiz adam(lar), sanırım, 1.80 boyunda güzel bir Rus kızı bekliyordu. Granma ben'i görünce şoke oldu zavallılar. Neyse ev sote bir yerdeydi ve hamam böceği vardı. Bu da onlara ders olsun! Also Granmas have right to study(Büyükanneler de okuma hakkına sahip), değil mi ama? Neyse ki, bu, iki buçukuncu üniversitem deyince biraz anlar gibi oldular. İnşallah! 

Eleni ve eşi Vasili çok girişken insanlar, ne oldu, ne bitti anlamadım; kentin en eski şekerleme satış dükkanının sahibinden bir telefon ve fakülteme nispeten yakın bir ev olasılığı çıktı. Adam aradı etti, ertesi güne randevu verdiler. Evi gelin görün diye, geldik gördük, beğendik tuttuk. Üstüne bir Makrinitsa yaptık, Volos'un dağlık kesiminde yamaçta bir köy, artık tamamen turistik bir köy. 



Ha tabii, Speedy Eleni bir de evi temizledi, ben güya yardım ettim ama asıl işi o gördü. Bir de çiftçilik yapıyorlar ya, kilolarca erzak getirdi. Sanki Granma aç kalacak, 5 kilo domatesi nasıl yerim ben ya! El mecbur ev sahibine devredeceğim. Getirdiği sıcacık battaniyeye Eleni'nin sevgisi sinmiş. Çok güzel ısıttı. Buralar sıcak ama Granma hep üşür, öyle işte...

Şimdi oturmuş, maceralarımı yazmaya çalışıyorum. Aslında çok yorgunum ama uyuyamadım. Bir uyuma hamlemde geveze komşularım pencereden pencereye muhabbet ettiler, bir diğerinde ilgili ev sahibim iyi miyim diye kapıyı tıklattı. Böyle şeyler işte, zaten bir yerde ilk kez kalmanın tedirginliği de var...

Nihayetinde "Granma ine endaksi(Granma iyi)", merak etmeyin diye bloguma yeni bir yazı ekliyorum. 

İyi Okumalar!
Sevgiler, Volos'tan


* Granma'nın çok çağrışımı var benim için. Biri Fidel Castro ve Che Guevera'nın Küba devrimini başlattıkları geminin adı, aynı zamanda Küba'da bir gazete veya dergiydi sanırım. Bir diğeri Gazap Üzümleri'ndeki Büyükanne karakteri. Eh İngilizce Büyükanne'nin kısaltılmışı. Bana uyar dedim, dizlerim sızlar, belim ağrırken Erasmus'ta, anca Granma direnir. 

Bambolika in Volos

24.09.2017

Kendi kendini tekzip 1: Taksicinin günahını aldım o gün, gösteri- yürüyüş tarzı bir şey olduğundan yollar kapatılmış, ondan dolaştırmış.
2. Hibenin % 80'i ben bu yazıyı yazdığımda yatmış, ama ben bilmiyordum henüz. 














3 Mart 2016 Perşembe

Hamsi Kuşu à la Bambolika






Belki çoğunuz bu fıkrayı biliyordur. Temel, Dursun'a bir bilmece sorar:
-Ula Tursun, 'Dalda durur/Saridur/Cik cik oter', habu nedur?
Dursun bilmecenin kolaylığıyle gevrek gevrek cevap verir:
-Kanaryadur.
Temel de zor bir bilmece sorduğunun bilinciyle,
-Değildur.
-E peki nedur? diye üsteleyen Dursun'a:
-Hamsidur da.
-Eh dalda nasil duruyi?
-Koyduk oni oraya.
-Nasil saridur hamsi?
-Boyaduk oni.
-Cik cik nasil oteyur?
-O da işin bilmecesidur ola, diye yanıtlar Temel. Yani hamsi bizim oralının gözünde bir kanarya bile olabilir. Hamsi kuşu bu eğilimin bir tezahürü müdür, bilinmez? Bildiğim; Karadeniz mutfağının maharet gerektiren, zaman alan ürünlerinden biri olduğu yönündedir ve ben dün bu sınavı başarıyla verdim. Hiç hamsi kuşu hazırlayan birini görmedim. Çocukken yemiştim. Kızartıldığını, ağızda maydanoz ve soğan tadı bıraktığını anımsıyorum o kadar.
Çalışmalarıma google arama motoru eşliğinde başladım. Bir sürü tarif okudum. Hem de hiçbirinde dondurulmuş hamsiden hazırlanmışı yoktu. Hamsi kuşunun sebzelerle veya fıstıklı üzümlü iç pilavla neden hazırlandığını düşündüm? Geçmişte hamsi kuşunun daha çok salamura hamsiden yapıldığı izlenimi edindim. Mantıklı, çünkü hamsinin bol ve taze olduğu zamanlarda tavası en güzelidir bence. Mevsimi geçip, miktarı azalıp eskiden salamuraya mahkum kalındığı zamanları düşünün. Hem salamuranın tuzunu nötralize etmek hem miktar olarak artırmak için iyi bir yöntem. Ayrıca leziz bir yöntem.



Benim tarifim için gerekli malzemeleri vereyim:
1.  1 kilo dondurulmuş hamsi
2.  İç için çok ince kıyılmış ve sıkılmış domates
3.  Çok ince kıyılmış taze veya kuru soğan(ben bir baş kuru soğan doğradım ve tuzla öldürüp suyunu attım)
4. Taze nane, üç beş sap veya kuru nane bir tatlı kaşığı
5.  Bir büyük sivri biber yine ince doğranmış.
6.  Bir tutam maydanoz
7.  Tuz, kara biber, kırmızı biber, pul biber gibi köfte baharatlarının hepsi yakışır sanırım. Biberiye bile ekledim ben.
8.  Bir su bardağı mısır unu
9.  Bir su bardağı çiçek yağı
10. İki yumurta; en sonda kuşları yapıştırmak ve kızartmak için

Üç beş saat önceden dondurulmuş hamsileri çözülebilsinler diye derin dondurucudan çıkarın. İç malzemesini hazırlayın. Hazırladığınız içi iyice sıkıp fazla suyunu atın. Kızarırken başınza iş açar yoksa. Zaten iki üç hamsiyi bir arada tutturmaya çalışmak eziyet, bir de için suyuyla uğraşmayalım. Belki de pirinçli içte bu sorun olmuyordur ama ben daha önce hamsili pilavı iç pilav gibi hazırlamıştım, evdekiler ne pirincin ne de fıstık ve üzümün hamsiye yakışmadığı konusunda çok karalı beyanatlar verdiler. O yüzden bu kombinasyonu istemedim. Zaten çocukken şimdi adını anımsamadığım komşu kadında yediğim gibi olmasını istedim. Kızartılmış olması da bundan. Yoksa fırın versiyonu da olur.




Geldik en cavcavlı bölüme: Donmuş hamsiler pelteleşmeden ama epey yumuşamışken işleme başladım. Zaman zaman zar gibi buzları temizleyerek hem de. İyi ki Facebook'ta yazdım ve arkadaşlar beni uyardı. Sona doğru bir avuç hamsi böyle iyice yumuşadı. Ama bizde çareler tükenmez. Onları da içsiz olarak una buladım. Kalan yumurtaya sonra... Kızgın yağa attım. Yağda kızarmış hamsi her şekilde yenir bizim evde nasılsa... Bir kilo donmuş hamsi sanırım beş altı kişiyi doyurur. Çünkü net bir kilo, ayıklanmış. Unutmayın bunu. Bizim hamsi kuşu çok geldi, anlayın. Soğuyunca da bir şeye benzemez ki...





Neyse uzatmayayım; eldivenlerimi baştan beri giydim. Siz de giyin. Odaların kapılarını kapatın. Mutfağınkini de keza. Aspiratör full mesai yapsın. Hatta daha kuşları hazırlarken bile. Hamsi kokusu başka balığa benzemez. Uyarmadı demeyin! Ancak dondurulmuş hali yine de en temizi, en az koku yapanı. Haberiniz ola!





Hamsiler çok iri olunca iki hamsiden olur ama orta boy hamsiden bile üç tanesi ile yapabildim ben. Hamsilerin iki tanesini sırtları elinize gelecek şekilde avucunuza koyun, üstüne bir çay kaşığı kadar iç, üzerine bir hamsi daha kapatın ve elinizi sıkın. Suyu varsa bu aşamada lavaboya akıtın. Sonra geniş bir kaba yaydığınız mısır ununa bulayın. Bu işlemi hamsiler elverene kadar yapın. En sonda dedik ya, yeterince hızlı olmazsanız-ki ilk seferinde kimse o kadar hızlı saramaz- pelteleşiyor hamsiler.  Bolca çiçek yağını kızdırıp çırpılmış yumurtada çevirdiğimiz kuşları yağa atıyoruz. Çevreyi de kızartmaya geçmeden önce güzelce gazetelerle döşüyoruz. Çok sıçrıyor bu kuşlar.
                                             

Yanına yeşil salata ve rakı ile servis yapıyoruz. Bizim evde de ülkemiz gibi görünmeyen bir alkol yasağı var. İşi öğrendim. Rakı vaadine hamsi kuşu hazırlanır. Gerçi rakı içemiyordum ben değil mi? Hım, beyaz şarap da olur. Niye olmasın?


Bambolika's Masterworks in the Kitchen


                                 


27 Ocak 2016 Çarşamba

Kara Lahana Yemeği

   
         Geçenlerde pazara gitmek gibi bir lüksüm oldu, hava soğuk, kara lahana bağları da cevval bakınca, dedim bu yapraklar yumuşaktır, bir sarma sarı vereyim. Nitekim iki hafta önce vuku bulan bu faaliyetten geriye kalan iki bağ lahananın oldukça taze sapları ve sarılmayacak gibi duran yapraklarını ince ince doğradım ve derin dondurucuya ilerde lahana yemeği yaparım niyetiyle attım. Benim lahana yemeği yapma planım neredeyse devletin beş yıllık kalkınma planı gibi, orta hatta uzun vadelidir. Bir ara çok haşladığım için 250 gram kadarını yine derin dondurucuya ayırıp hah, bunu kara lahana yemeği yaparsam kullanırım dediğim barbunyaya da gün doğdu. İki aydır derin dondurucuda dur dur sıkılmış gariplerim.


      Ahhh bilmezsiniz, yoksa bilir misiniz, bu sosyal medya çok acayip bir yerdir. Veganlar var misal, oturup ağız tadıyla etli, sütlü ve dahi yumurtalı bir gıda almanızı yayınlarıyla engellerler. Hadi tamam engellemeseler de iştahınızı epey kaçırabilirler. Velhasılıkelam, böyle bir arkadaşın son yayınını bu sabah görünce dedim ki, ya şu bizim öz be öz vegan lahana yemeğinden yapayım. Resmini de yayınlayıp iştahını açayım şu arkadaşın. Yani mutfağa girişim bile sosyal medya itkisiyledir ha! Çok meraklısı değilim.
Neyse malzemeleri vereyim: 

* Bir bağ lahana
* Bir su bardağı kadar haşlanmış barbunya
* Bir adet patates
* Bir kahve fincanı bulgur veya mısır yarması veya konserve mısır(miktarını da aslında zevkinize göre ayarlayın)
* Bir adet orta boy soğan
* Yarım çay bardağı sıvı yağ
* Bir çorba kaşığı biber ve domates salçası
* Kurutulmuş acı biber veya pul biber
* Zevke göre tuz

Hazırlanışı:

Efendim, lahanayı ince kıyıyoruz, oysa anneannem eliyle zouğlis(koparmak) ederdi, öyle daha lezzetli olurdu. Yıllar sonra, metal bıçakların oksidasyona yol açtığı ve bitkileri koparmanın bilimsel olarak daha doğru olduğunu öğrenip o ilkel(!) yönteme dönen sosyetiklere çok gülüyorum şimdi. Onlar kendilerini bilirler. Yemek mi yapıyorum taş mı atıyorum belli değil. Aman ben dantellektüel aşçıyım, bana da bu gözle bakın!



                     Şekil A


Benim lahanaları ise derin dondurucudan olduklarından, hemen kaynamakta olan suya attım. Yumuşayınca içinde kaynadıkları o suyu döktüm. Burası ninemden kalan ama pek de önerilesi bir davranış değil çünkü vitamini tahliye borusuna içirmiş oluyoruz. Diğer taraftan bu yöntem gaz sancısına karşı iyiymiş. Tercih sizin, gaz veya vitamin!

       Tercihinizi tahliyeden yana yaptıysanız, lahanarı süzdükten sonra üzerine soğuk su ekleyip kaynatmaya devam ediyoruz. Sulu yemek seviyorsanız suyu artırın, tersi durumda azaltın. Lahanalar yenebilecek gibi ama diriyken, doğradığınız patatesi, bulguru içine atın. Kurutulmuş acı biberi bu aşamada katın ki acısı yemeğe çıkabilsin. Hepsi pişince, haşlanmış barbunyayı ekleyin. Birkaç taşım da öyle kaynasın.

       Diğer yanda bir kuşanede (Allam sana geliyorum, profesyonel aşçılar gibi kuşane dedim!) sıvı yağı, doğradığımız soğanları ve sonra salçayı kavuruyoruz. Yemeğin üstüne döküyoruz. Bu aşamada sıvı yağın yanına tereyağı da öneririm. Şu vegan arkadaş duymasın! Bizim memleketin inekleri dağlarda güvenliklerini sağladıklarından, insanlara sütünü severek verirmiş. Ben nenemin yalancısıyım. O da kendi hayvanlarının etini yemeyen biriydi.

                                         
                                             Şekil B
Neyse Şekil B'deki kaseden iki tane yedim. Siz de deneyin, afiyet olsun.

Vegan arkadaşlara hürmetle ithaf olunur!

Bambolika in the Kitchen
18.01. 2015

18 Ekim 2015 Pazar

Aşure


Son Yunanistan-Selanik gezisinde, daha doğrusu Çağdaş Yunanca öğrenimim sırasında, Pontus Rumcası(Romeyika), Yunanca, İngilizce, Türkçe ve bazen Almanca konuşmak durumunda kaldığım için, sınıfta "Kafam aşure gibi oldu" tarzında bir deyim kullandım. Yemek adlarımız zaman zaman ortak olabildiğinden ya tutarsa demiştim. Tutmadı. İçinde ne olduğunu sordular. Anlattım, çok çeşitli malzemeden yapıldığı için, karışık bir tatlı olduğunu söyledim. Gerçi sınıf da "aşure" gibiydi: Alman, Fransız, Mısırlı, Belçikalı, ABD'li...
Yunanlılar geleneksel Agia Varvara gününde pişirirlermiş benzerini. Adı: Varvara imiş. Araştırdım, tarifini buldum ama bizimkine göre bayağı sade bir tatlı onlarınki. Bizde en az yedi çeşit malzeme olması gerekir. Adettenmiş. Yedi sayısının uğuru malum. Bu tatlı Nuh tufanı, Kerbela Faciası sonrasına ve birçok dinsel söylenceye dayandırılıyor. Nedenini tam açıklayamıyorum ama buğdayla ilişkili bu türden yiyecekler bana Mezopotamya ve/ya Anadolu'yu çağrıştırıyor.
Sınıfta oğlumdan bile küçük ve vegan olan sınıf arkadaşım Martin ısrarla bu tatlıyı merak ettiği söylüyordu. Biz yurtta kaldığımızdan, değil böyle meşakkatli bir tatlıyı, oda arkadaşımın sahanda yumurta dileğini bile yerine getirememiştik. Mutfağımız yoktu. Aşure yapmak için Pontus göçmeni arkadaşların evini kullanabilirdim ama dedim ya zaman alan bir tatlı ve malzemeleri ayarlamak ayrı bir dertti benim için. Ama içime yer etti, yapamamış olmak!
Memlekete döndüm. Aşure ayı denk geldi. Baktım markette aşurelik buğday satılıyor. Hemen aldım.
Şimdi, birazcık kendi tarzımda yaptığım, tarifi vereyim:

Malzemeler:
1. İki su bardağı aşurelik buğday
2. Bir su bardağı kadar pirinç
3. Bir su bardağı nohut
4. Bir su bardağı kuru fasulye
5. Yarım kilo şeker(Ben reçelden aldığım meyveleri kullandığım için, daha az kullandım)
6. Şeftali, Kayısı/Üzüm/ Kiraz/ İncir reçellerinden veya konservelerinden alınmış meyveler, büyükse küçültüp ekleyin.
7. 200 gram ceviz içi
8. İki-üç çorba kaşığı susam
9.  300 gram fındık içi
10. Süslemesi için bir veya iki nar.
11. Üç beş karanfil(kokusuna hoş bir aroma katıyor)
12. Tarçın çubuğu veya yerken üzerine serpmeye toz tarçın.

Yapılışı:
Önce aşurelik buğday ve pirinci güzelce yıkayıp, suda birkaç taşım haşlıyoruz. Bu suyu döktüm ben. İsteyen bırakabilir. Aşurenin rengini koyu sevmediğimden. Üzerine tekrar epey ılık su ekledikten sonra bir gece bu şekilde beklettim. Ben çok marifetli bir hanım(!) olduğumdan derin dondurucuda hep haşlanmış nohutum ve fasulyem olur ki, çat diye pişirebileyim, okuldan dönünce. Yani anlayacağınız nohutum ve fasulyem hazırdı. Bunları ayrı ayrı ıslatıp haşlayın derim ben. Çünkü tatları ve pişme süreleri karışmasın. Aşure her şeyi tencereye boca edip haşlama tatlısı değil. İçinde ne olduğunun anlaşılabileceği bir tatlı olmalı nihayetinde. Diğerine "püre" diyoruz. :)

Bu süreç içinde pirinci, buğdayla pişirmemin nedeni buğdayın rengini açmak ve pirincin nişastasından yararlanmaktı. Dünden hazır bu ikisini yeniden göz kararı su ekleyerek buğdaylar patlayana dek genişçe bir tencerede pişiriyorum. Pirinçler haliyle epey kayboluyor bu arada. Pirinç rafine olduğundan hızlı pişer. Bu işlem bir saat kadar sürer, başında durup dibinin tutmamasına özen göstermelisiniz. Facebook'ta geyiğe dalmayın, aşure küser sonra!

Neyse, tadına bakın buğdaylar kıvama geldiyse tatlı neredeyse hazırdır. Haşlanmış nohutu ve fasulyeyi ekleyin, biraz da böyle harmanlanarak pişsinler. Sonra benim uyanıklığıma bakın siz! Geçen yıl Despoina'nın hediye ettiği üzüm reçeli, bu yıl Foteini'nin kiraz reçeli ve Eleni'nin şeftali kompostosunun meyvelerini çatalla al sen, büyük parça gibi gözükenleri küçült, aşureye ekle. Bunlar da ayrı ayrı yaklaşık birer çay bardağı kadardı ölçü olarak. İşte bu meyveler çok tatlı olduğundan önce tadıp şekeri göz kararı ekledim. Bu şekilde de beş dakika pişen aşureyi soğumaya bıraktım. Meyvelerle birlikte aromacı, karanfil ve tarçın çubuğu eklenebilir. Bunları tatlı ılışınca çıkarın. Abartmanın gereği yok, acılaştırırlar belli bir süreden sonra.

Geçen yıl taze elma, armut, hatta servis ederken muz bile eklemiştim. Bunları pişme sürelerine göre buğdayı pişirirken ekleyebilirsiniz.

Kaselere boşalttığım aşureyi, bir kaşık tereyağında hafifçe kavurduğum susam ve cevizlerle süsledim. Veeee, benim aşure deyince olmazsa olmazım narla ikram ettim. Önce kendime tabii.
Mmmm, pek nefis oldu. Gripli bünyeme de iyi geldi sanki. Gerçi birkaç saat mutfakta buhar soluduğumdan olmasın o?

Neyse tamamen tesadüfen bir Anadolu geleneği olan aşure yapıp dağıtma olayını başarmış olmanın sevinciyle sizlere afiyet olsun der, tarifim uyarınca yapılan her aşurenin telif hakkını isterim.


Bambolika in traditional kitchen

18.10.2015






14 Nisan 2015 Salı

Alabalık Fırında





ALABALIK FIRINDA





Epeydir, bırakın tarif vermeyi yemek bile pişiremez olmuştum. Bugün iyice gerildim ve soluğu mutfakta aldım. Koca kişisi sanal market alışverişini iyice abartmış, yokuş eve marketten bir şeyler taşımak yerine katalogları inceleyip inceleyip oturduğu yerden eve ne gerekiyorsa alıyor. Benim de canıma minnet!

Bu sefer aşmış. Alabalık almış. Balık geldi. Ben balık ayıklamakla uğraşacak zamanı nereden bulayım anacım, diye düşünürken, aaaa, bir baktım balıklar tertemiz ayıklanmış, hem de fileto yapılmış(Carrefour'daki adını bilmediğimiz balıkçı burada teşekkürü hak eden, sanırım).
Bir haftadır canım burnumdaydı. Herr Strzygoswski diye bir sanat tarihçisinin 1910'dan kalan kitabını Türkçeye çeviriyorum. Bunun yan etkisi bende "kıvranma" olarak tabir edilebilir. Baktım yetişmeyecek zaten, bari proteinsiz kalmış beynime bir güzellik yapayım, dedim.
Bu aralar vejetaryen takılıyoruz. Ama ben daha çok Hindu tarzı beslenme diyorum buna. Hayvansal gıdaların bazısı, balık gibi, yasağa dahil değil.
Gene yemek tarifini Güzin Abla mektubuna çevirdim galiba? Her neyse, tadı hâlâ damağımdayken tarifi verdim verdim. Yoksa mahrum kalacaksınız bu hayati yemekten diye düşünerek, görev bilinciyle oturayım da şu tarifi vereyim.

Malzemeler:
1. Dört adet fileto alabalık
2. Dört adet patates
3. Üç-dört adet küçük soğan
4. Beş-on çeri domates
5. Bir çay bardağı sıvı yağ
6. Sıvı yağa eklemek için kırmızı toz biber, pul biber, karabiber, nane, kekik, bunların miktarını size bırakıyorum.
7. Sivri biber de ekledim ama zorunlu değil, ben sevdiğimden üzerine ekledim.
     


Balık ayıklanmış geldiğinden, sadece suya tuttum. Soğanları dörde böldüm. Patatesleri soyup halka doğradım. Çabuk pişsin diye bu halkaları ikiye böldüm. Sıvı yağa baharatları ekledim ve karıştırdım. Sonra önce patatesleri, sonra balıkları bu yağa buladım ve ilk fotoğraftaki gibi dizdim. Tuzu da unutmayın. Ben tansiyondan muzdarip olalı beri tuzlamayı unutuyorum. Sonra isteyen istediği tabağına kadar ekiyor.

Fırını 240 dereceye ayarladım ve yemeği 45 dakika pişirdim. Balkon güpgüzel koktu. Fırın balkonda da ondan. Tavada yani yağda kızartınca eve sinen kokuyu ve mutfağa sıçrayan yağları bertaraf edeceğim diye imanım gevriyordu. Böyle iyi oldu. Yanına yeşil salata... Mis!

Bambolika goes back to the kitchen
Engürü, 14.04.2015


11 Temmuz 2014 Cuma

N'EVRİSKO TA RİZİYAM(KÖKLERİMİ BULACAĞIM)

Genel Anlamda Pontus Rumcası, özel olarak, günümüzde belirgin olarak Of-Çaykara civar
ında konuşulmakta olan Romeyikanın son kırıntılarının korunması-kollanması için yapılması gerekenler var:
Biamag için bunları anlatmaya çalıştım

N'EVRİSKO TA RİZİYAM(KÖKLERİMİ BULACAĞIM)

Birkaç yıldır anadilim Romeyikayı irdeledikçe ve tarihsel bazı gerçeklerle yüzleşince anladım ki, biz Pontus'un en itilmiş, en fakir, belki de yaşadığı dağlara ölümüne bağlı bir neslin çocuklarının torunlarıydık.
Herkes yurdunu sever elbette ama bizimkiler o aman vermez coğrafyaya ölümüne bağlı olmalıydılar. Hristiyan soydaşlar göçmek zorunda kalmışken, Müslüman kimliğe sıkıca sarılıp bu coğrafyaya tutunmak belki de özgürlüktü. Kim bilir?

                         


Despina ve ben, Benaki Müzesinde Kapayanidis ailesinin kızının resmiyle resim çektirdik. Aile Kurtuluş Savaşı sırasında Rusya'ya göçmüş. Trabzon Atatürk Köşkü onların konutuymuş.



Yunanistan'a göçenlerin vatan özlemini gözlemleyince, şanslı gibi hissettiğim olmuştur. 1900'lerden sonra, dört bir yandan kuşatılmış olmalarına rağmen bir şekilde yüz yıl daha anadillerini yaşatmaları başka nasıl açıklanabilir?
Bizim dede-ninelerimiz Müslümanlaşmış Pontus idiler. Nasıl Müslüman oldukları ise apayrı bir yazı konusu olabilir.
Romeyika konuşuyorlardı ve özellikle kadınlar cumhuriyetten sonra ilk elli yıl sistemle coğrafi güçlüklerden daha çok, neredeyse hiç temas etmemişlerdi. Hristiyan soydaşları artık yoktu. Hafızaları, dil dışındaki ortak kültürel öğelerden yavaş yavaş ayıklanıyordu. Soydaşları ile aralarındaki en büyük ayrım elbette dindi. Sırayla, ayrı ülkelerde yaşamak zorunluluğu ve bu ülkelerin baskın kültürlerinin etkisi ile yüz yıl boyunca ayrışma sürdü (1910'larda göç etmeye başlamışlar Yunanistan'a, sonra malum mübadele, sürgün vs).
Dil öyle bir kültürel varlık ki, tutkal gibi. Bir şekilde size Pontus göçmeni olduğunu söyleyen Türkçe deyimle "kırk kat yabancı" birinin evine misafir olup en özel şeylerinizi paylaşabiliyorsunuz. Pontusça, İngilizce, bazen Türkçe ve çağdaş Yunanca karışımı bir dil kullanarak üstelik.
Yunanistan'da kaldığım bu süre içinde uyuyup uyanıp kendime sorduğum soru: Benim burada işim ne? Beni buraya çeken nedir? Çünkü Cumhuriyet Türkiye'sinde bazı haksızlıkları saymazsak, ailelerimiz kültürel anlamda asimile olduklarından çok da sorun yaşamış değildim. Cumhuriyet okullarında okudum, başarılı da oldum. Anneannemin ölümüyle günyüzüne çıkan iki anadilimden biri olan Romeyikanın öleceği düşüncesi mi? İlk neden buydu. Peki burada ne bulmayı umuyordum, o ana kadar ne bulmuştum?
İlk hissettiğim dostluk ve samimiyet oldu. Gerek Müslüman kökenli hemşehrilerim, gerekse Hristiyan olanlarda, neredeyse hiç fark olmaksızın...
Bu ülke vatandaşlarının AB üyesi olmalarına rağmen “yabancılaşmış” Avrupalı olmamalarına kendi adıma çok sevindim. Sadece hemşehrilerimin değil! Otobüste adres sorduğunuzda bütün otobüs size yardım ediyor. Adresi şaşırdığınızda bir Pontuslu hemşehrinize denk gelip bir İstanbullu Rum'dan İngilizce konuşuyorsunuz diye, azar bile işitebilirsiniz. Türkçesi sizden düzgün diye de şaşırabilirsiniz. Eh ne de olsa o bir İstanbullu. Kırk yıldır Türkiye'de yaşamıyor ama kendini öyle tanımlıyor. Buradan tekrar, beni geç kaldığım dersime yetiştiren, Akçaabatlı Vasil Bey’e ve İstanbullu Dimitri Bey’e teşekkürü borç bilirim.
Anadilim Romeyikayı her yönüyle anlayabilmek, detaylı öğrenebilmek ve filolojik yapısı hakkında bilgi sahibi olabilmek için çıktığım bu yolun ilk durağı Ankara Üniversitesi, Eski Yunan Dili ve Edebiyatı Bölümü oldu. Bu arada sözcüklerin büyüsüne kapıldım. Eski Yunanca ve Romeyika karşılaştırmaları ile hayranlığım gittikçe arttı. Çağdaş Yunancayı da öğrenmem gerekiyordu. Bu yıl da aynı üniversitede çağdaş Yunanca okumaya başlayacağım.
Yunanistan'da Pontus kültürü üzerine birçok dernek var. Bu derneklerden biri, yıllarca emek verip kendi kişisel çabalarıyla Romeyika üzerine filolog olmuş Vahit Tursun hemşehrimin referansıyla, bana çağdaş Yunanca dersi verdi.
Emekli bir üniversite hocası olan Hocam Maria bana Karadeniz kökenli olan annesinin şarkılarından örnekler verdi. Gözlerindeki çocuksu sevinci görmeliydiniz. Ben ondan daha çok sevindim, o paylaşınca. Onun annesi ile benim büyük ninem aynı kuşak. O geliyor aklıma. Çokça gözlerim doluyor buralarda. Resmen nostalji batağına düşmüş gibiydim ama çıkasım da yoktu.
Karadeniz hemşehriciliği dediğimiz, feodal bir gelenek vardır Türkiye'de. Bunu Pontus hemşehriciliği şeklinde gözleyebildim Atina'da. Üstelik paylaştığımız konular futbol ve horon dışında benim ilgi alanlarıma yönelik olunca, ilk defa hayatımda hemşehricilikten çok memnun olduğumu farkettim.
Evinde konuk olduğum, bir radyo programı aracılığı ile Pontus üzerine sunumlar yazan ve seslendiren Despina Kallergi ile gelenekleri karşılaştırdık, sözcükler neydi, neye dönüştü, bilmediklerimiz konusunda fikir yürüttük, bildiklerimizi paylaştık. Söylemeye gerek yok, Despina'nın ailesi Pontus kökenli göçmenlerden. Sohbetlerimiz düşünsel anlamda yer yer yorucu olabiliyordu ama kesinlikle sıkıcı değildi.
Bir gün Pontus derneklerinden birinde (Argonot ve Kromnili Pontus Derneği) bizim dilimizin yani Türkiye'de henüz yaşıyor gibi duran Pontus Rumcasının irdelendiği bir toplantıya katıldım. Dernekte normalde Pontus Rumcasının incelendiği filolojik toplantılar yapılıyor. Gökte ararken yerde bulduğum bir nimet gibiydi ortam. Filolog, tıp doktoru, arkeolog, dramaturg ve sayamayacağım kadar çok meslekten emekli veya halen çalışan insanlar... Pontus Rumcasıyla yazılmış metinleri okuyup geliyor, üzerine düşüncelerini bildiriyorlar. Kısacası onlar (hepsi değilse de çoğunluk Pontus kökenli) bu dile olan manevi borçlarını ödüyorlar. Ya biz?
Çağdaş Yunancam yetersiz olsa da bu toplantıda epey yeni bilgi edindim. Aramızda birçok dilsel ve kültürel ortaklık olmakla birlikte, epey de farklılık olduğunu daha net anladım. Onlar bizim dilin farklılaşması nedenlerini merak ettiler. Kendi yerel dillerinin durumunu 1920'lere kadar tutulmuş çok düzenli arşivlerin yardımıyla irdeleyebiliyorlardı.
Bu derneklerin kültürel ve dilsel çalışmalarına çok özendim. Bizim Romeyika dili ve dolaylı olarak Pontus kültürü ile olan bağlantımızsa pamuk ipliğine bağlı, koptu kopacak. Yunanistan'da da göçenler arasında Pontus lehçesi neredeyse hiç konuşulmuyor ama oradaki Pontuslular her kırıntıyı literatüre kazandırmışlar. Bizim, yani Müslüman kökenlilerin kayıtlara geçemeyen yaklaşık 100 yıllık bir mikro kültürü var. Ondan öncesi de karışık zaten. Biz kendi kültürümüze sahip çıkmazsak, kim çıkacak ki zaten?
Yunanistan'daki bütün bu özene ve özlemle yapılanlara rağmen aktif olarak Pontus Rumcası konuşulmamakta, orada da anadilimiz eriyip yitmektedir. Baskın kültür ve dil meselesi yani. Ancak tek fark, orada iyi bir Yunan dili eğitimi almış kişi için kısa bir uğraş ile Pontus Rumcası anlaşılabilir olabilirken Türkçe konuşulan ülkemizde bunun mümkünü yok. Buradaki kayıp bu yüzden çok daha derin. Sonsuza kadar silinip gitmek gibi...

Pontus İmparatorluğu

Türkiye'deki Müslüman kökenliler olarak, ana vatanında ölmek üzere olan Romeyika için birleşip bir şeyler yapılması gerektiği sonucuna vardık:
Pontus İmparatorluğunu yeniden kurmak! Bunu dikkatinizi çekmek ve bu türden fikirlerimiz olabileceği saçmalığına inananlara açıklama yapmaya zemin hazırlamak için yazdım.
Elbette bu türden (devlet kurmak, özerklik, bağımsızlık istemek) garabet fikirlerle uğraşacak enerjimiz ve zamanımız yok. Sadece, ninelerimizin, annelerimizin konuştuğu dili ve yaşadığı kültürü kayıt altına almak gerektiği sonucuna vardık. Tarihin ağırlığının altından kalkmak veya tarihe, tarihi yanlışlara saplanmak gibi bir meselemiz yok!
Çok kültürlü bir ülkemiz olabileceği inancımızı kaybetmeden, uluslararası platformlarda alnımız ak, açık olabilmek bize yeter. Her insana, etnik yapıya ve farklılığa saygı gösteren, değer veren bir ülkemiz olması dileği ve umudunu yitirmeden, bir şeyler yapmak gereğini duyuyoruz.


Bu konuda son yıllarda çalışmalar yapan Yunan kökenli akademisyen Ioanna Sitaridou'nun projesini linki tıklayarak inceleyebilirsiniz.

Hanife Bambolika



12 Haziran 2014 Perşembe

İzmir Köfte



Yurt dışına gittiğimden, epeydir şöyle mükellef bir yemek yapamadım yavrime.(yavri dediysek lafın gelişi, kendisi 23 yaşında olup onun yaşındayken benim neredeyse 3 yaşında oğlum vardı. Hiii! Yaşımız ortaya çıktı. Ama MEB'in yaş problemi gibi oldu. İnşallah sıkılıp çözmezsiniz.)
Neyse mükellef sofra deyince aklıma İzmir Köfte geldi. Ama şöyle önceden her şeyi kızartıp sonra fırına verilen cinsten. Orijinali sanırım budur.
Geyiği bırakalım. Malzemeleri sıralayalım

Köfte için:

1. 1/2 kg kıyma, deneyimlerim sonucu en iyisi BİM kıyma, deve eti mi katıyorlar da leziz oluyor bilemedim?
2. 1 yumurta
3. 1 soğan
4. 2 diş sarımsak
5. Birkaç dilim kuru ekmek içi
6. Tuz, kara biber, kırmızı biber, kimyon, pul biber
7. Birkaç dal maydanoz, çok ince kıyılmış. Ben Atina'da işportacıdan aldığım özel makasla kıydım, süper oldu. Öhüm öhüm, bu arada nereye gittiğimi de söyledim.

Ayrıca,
1. 1 kg patates, elma dilimlenmiş
2. 250 gram yeşil biber, ben çarliston kullandım, sivri de olabilir.
3. 3 domates

Sosu içinse:
2-3 su bardağı kaynar su
1-2 kaşık salça

Önce köfteyi yaptım. Rondoya doğranmış ekmekleri, soğanı ve sarımsağı ekleyip hamur haline gelene dek çalıştırdım. Sonra bu harcı yumurta, kıyma ve baharatlarla güzelce yoğurdum. Köfteler kenarda bekleyedursun, patatesleri kızarttım. Tepsiye aldım. Köfteleri kızarttım, onları da tepsiye dizdim.(Yağdan çekiniyorsanız kağıt havluya alıp iyice emdirin yağı, ya da doğrudan çiğden malzemeyi fırın tepsisine dizip öyle de pişirebilirsiniz)


Ben biberleri ikiye böldüm, patates ve köftelerin üzerine yerleştirdim. Domatesleri de öyle. Bunları kızartmıyorum. Öylece çiğden koyuyorum. Sonrasında ise üzerine  hazırladığım sosu gezdiriyorum. Suyun içinde salçayı eritirken içine kekik de attım  Kekik seviyorum, ne yapayım?
Sonra tepsiyi fırına verdim. 180 derecede tahminen 40-45 dakikada hazırdır.


Afiyet olsun.

Bambolika in the kitchen for son.





16 Mart 2014 Pazar

Ton Balıklı Ezme





Bugün sizlere kanepe ekmeklerine sürülüp yenesi, enfes bir tarifim var. Basit ama lezzetli. Çoğumuz konserve ton balığını o konservedeki ham haliyle yemek istemez sanırım. En azından ben öyleyim.
Yıllar önce üvey annemin bir tarifini vardı. Ama onu tam aklımda tutamamışım. Yakın bir tarifle sizlerin huzurundayım:

Malzemelerimiz genelde her evde bulunan türden:
1. 1 büyük kutu konserve ton balığı
2. Çok az zeytinyağı, isteyen yerine balığın içinde durduğu yağı kullanabilir
3. Yarım limon suyu.
4. Karabiber ve zevke göre başka baharatlar
5. Bir çorba kaşığı mayonez(ve isteğe bağlı  biraz hardal)
6. Birkaç diş sarımsak
7. Birkaç sap ince kıyılmış maydanoz
Kanepe ekmeğine sürüldükten sonra, çeri domatesle süslenip kürdan batırılarak servis edilebileceği gibi, doğrudan ekmek dilimine sürülüp afiyetle yenebilir.

Hazırlanışı:


Ton balığını ister rondoda, ister çatalla iyice ezip püre haline getiriyoruz ve iyice ezilmiş sarımsağı ve diğer malzemeleri ekliyoruz.

Afiyet olsun.
(Rakı sofrasına da meze olarak kullanılabilir sanırım.)

Bambolika in the Kitchen

12 Şubat 2014 Çarşamba

Portakal Kabuklu Kek







Normal Şartlar Altında(NŞA, hey gidi günler, kimyada böyle derdik değil mi?) kek pek sevmem, havuçlu-cevizli gibi tok tutanlar dışında tabii. Soyup kabuklarını attığımız portakalları yerken hep içim cızlar, o kabukların şifa deposu olduğunu bilirim. Fakat reçelini hiç denemediğimden, bir türlü elim o işe varmadı. Yıllar öncesinde portakal kabuklu kek yapmışlığım vardı. Geçenlerde güzel de bir kek kalıbı satın aldığımdan, en azından birkaç portakalın kabuğunu değerlendireyim diye kolları sıvadım. Yemeseniz bile kokusu harika oluyor. Yanında meşhur yeşil mercimek salatamı ekleyerek bir "gün"ü atlatabilirsiniz. Reklam yaptım :): Yeşil mercimek salatası bütün siyasi, sosyal ve kültürel yazılarımın önüne geçip bloğumun yıldızı olmuştur. Hak ediyor yani...

Malzemeler:
-3 yumurta
-1 su bardağı şeker
-1 su bardağı sıvı yağ
-1 su bardağı yoğurt
-2 portakalın kabuğu rendelenecek(zevke göre daha az veya çok yapabilirsiniz ama çok kabuk keki acılaştırabilir, dikkat!)
-1 paket kabartma tozu, 1 paket şekerli vanilya
-Akışkan ama çok sulu olmayan hamur elde edecek kadar un(ben kepekli unla yaptım)

Sizi bilmem ama ben keki hâlâ tel çırpıcıyla yapanlardanım. Mikseri niye aldık diye soran koca kişisine uygun yanıt bulamadım. Böylesi daha lezzetli oluyor diyerek, mutfakta geçirdiğim uzun zaman dilimlerini silah olarak kullandım. Buna deneyim diyorlarmış genel olarak. Yumurtaları kırıp üzerine şekeri ekliyoruz. Şeker eriyene kadar çırpıyoruz. Burada koca kişisinden destek alındığından, uygunsuz sorularla muhatap olunmuştur. O yüzden siz mikserle yapın en iyisi. Sonra yoğurt, yağ eklenir. Biraz daha çırpılır. Un, kabartma tozu ve vanilyayı aynı anda harca eklerim ben. Böyle daha iyi kabardığını düşünürüm. Fakat unu azar azar ekleyin, bu esnada portakal rendelerini de hamura yedirin. Önceden ısıtılmış 170-180 derecelik fırında 25 dakikada bilemedin daha az, olmadı daha çok(ben bilmiyorum ki sizin fırının kapasitesini) sürede kek hazırdır.
Keki kürdanla bir dürterseniz ve kürdan temiz olarak çıkarsa pişmiştir işte.



Afiyet şeker olsun.
Bambolika in the Kitchen again...





22 Aralık 2013 Pazar

Laz Lahanası Sarması

Aslında kara lahana olarak bildiğimiz lahanaya ismi lazım değil bir market böyle bir isim vermiş. Hoşuma gitti aldım; hem lahana hem de isim. Yarım kilo kıyma da aldım. Çünkü bu lahana sarmasını etli yapmak daha iyidir. Zeytinyağı yakışmaz gibi gelir. Hatta bizimkiler içine bir kaşık tereyağı da atarlardı yanılmıyorsam.


Malzemeler:
Bir kişilik bu tarif, sadece kendime yaptım işte:)

1. Bir kilo Laz lahanası
2. Bir buçuk su bardağı kadar kırık pirinç
3. 300-400 gram kıyma
4. İki baş soğan(ince kıyılmış)
5. Biraz sıvı yağ 
6. Kıyılmış bir tutam maydanoz ve baharatlar; nane, pul biber, karabiber, kimyon, tuz. 
7. Birkaç kaşık salça

Yaprak kısımlarını saplarından kopardığımız kara lahanaları kaynar suya atıp birkaç taşım haşlıyoruz. Çıkarıp hemen buz gibi suya atarsanız tam haşlayın, değilse az çiğken alıp kenarda suyunda bekletirim ben bazen. Birinci seçenekte koyu yeşil oluyor yapraklar. Zevk meselesi...

İçi çiğden hazırlıyorum ben. Yıkayıp ılık tuzlu suda biraz beklettiğim pirinçlerin içine malzemeyi ekliyorum ve yoğuruyorum biraz. Şu ince plastik eldivenlerden takmak çok yararlı oluyor. Yoksa ellerde iflah olmaz o soğan kokusuyla dolaşmak  var. Sonra yapraklar büyükse orta damardan ikiye bölüp yaprakları sarmaya başlıyoruz. Külah gibi de yaparlar bizim oralarda ama ben üzüm yaprağına benzer bir şekilde sararım.

Sarmaları tencereye dizmeden önce ayrıca salça ve sıvı yağdan bir harç pişirip biraz tencerenin altına biraz da üstüne dökersek daha lezzetli oluyor yemek. Sanırım bizimkilerin tereyağına alternatif bunu geliştirdim. İzmir'den bir komşum beyaz lahana sarmasını böyle pişirirdi. Ondan esinlendim sanırım. Esin perimi yani Mousa'mı anmazsan darılır sonra. Bu arada Antik kültüre aşinalığımı da iki sarma arası vereyim ki, gözlerimi iyice bozmama destek çıkmaya gönüllü Eski Yunanca bölümünde okumam bir işe yarasın.
Bir yanda kaynattığımız suyu sarmaların üzerine döküyoruz, sarmaların yüzeyini dört beş santim geçmelidir su. Çünkü pirinçler o suyu emecektir. Yemek gibi sulu seviyorsanız daha fazla su ekleyin.

Afiyet olsun.

Tencereyi ocağa vurmadan önce böyle gözüküyordu:



Çiğken Laz Lahanası Sarması


Pişmişken Laz Lahanası Sarması(Pişirmese miymişim? Çiğken görüntüsü daha güzeldi...:)



Bambolika misses the kitchen!
22.12.2013 




16 Kasım 2013 Cumartesi

Mantılı Bambolika Çorbası


Bu çorbanın aynından yapan mutlaka vardır ama ben yılların birikimi ve ağız tadımın hangi kombinasyona yatkın olduğundan hareketle, kendi ölçülerime göre bu işi yaptığımdan, benim adımla başlık açtım.

Birkaç aydır "genç" üniversiteli olduğumdan-genç kısmına gelince, ben Rektörümüz Erkan İbiş'in yalancısıyım; o, öyle yazan bir mail atmıştı kayıtlar sırasında- yemek yapmaya fazla vakit bulamaz olmuştum. Bu hafta sonu canım şöyle sıcacık bir çorba istedi ama doyurucu ve pratik de olmalıydı. O yüzden, hazır mantıyı çok aldığımız bir seferinde dondurucuya kaldırdığım kısmı aklıma geldi. Bilen bilir, mantı suyundan harika çorbalar çıkarılabilir. Dolayısıyla mantının kendisinden de. Aşure zamanı diye her yerde konserve nohut, fasulye ucuzlamışken, bari onlardan da alalım demiştik. Aşure yapacağımdan değil, fırsatçı bir tüketici olduğumdan. Neyse lafı uzatmayalım, çorbanın tarifini vereyim. Akşama yemek niyetine yapan olur belki.

Malzeme listesi:
1. Bir su bardağı mümkünse küçük bükülmüş mantı(benimkiler öyle değildi, her biri bir kaşık oldu)
2. Bir bardak haşlanmış nohut
3. Bir litre su

Terbiyesi için:
1. Bir yumurta sarısı
2. Dört kaşık yoğurt
3. Silme iki kaşık un

Sosu için:
1. Bir küçük soğan
2. Bir-iki diş sarımsak
3. Bir kaşık salça(ben acı biberli salça kullandım)
4. Nane
5. Bir kaşık tereyağı
Servis ederken üzerine limon ve maydanoz (isteğe bağlı)

Önce bir litre suyu tencereye alıp kaynatıyoruz. Sonra içine mantıları atıp pişiriyoruz. Nohutları da ekleyip bir taşım daha kaynattıktan sonra, diğer yanda malzemelerini iyice çırpıp krema haline getirdiğimiz terbiyeye biraz su ekliyoruz. Üstüne kaynayan suyumuzdan yarım kepçe ilave edip iyice karıştırıp bunu tencereye döküyoruz. Bu aşamanın esprisi çorbanın hep hareket halinde olmasıdır yani kolumuza kuvvet kaynayana kadar karıştıracağız. Çorbanın kıvamı bu aşamada kendini belli eder. Çok koyu olduysa kaynar su ekleyebilirsiniz.

Sosu başka bir gözde pişirip bu son aşamada çorbaya dahil ediyorum. Ama dilerseniz bunu örneğin çorbayı bugün yaptınız ama yarın yiyecekseniz, son anda yapıp üzerine dökebilirsiniz. Taze kavrulmuş soğan-sarımsak kokusu sevenler için böylesi daha makbul oluyor. Belki içinde mantı olduğundan, mantı yemeğiyle benzerlik oluyordur. Bilmem?

Benimki görüntü olarak şöyle bir şey oldu. Bir kasesi öğlen yemeğini atlatmaya rahat rahat yetiyor. Pişirdiyseniz afiyet olsun! Amanin kaçtım ben, Pazartesi Homeros Destanları sınavım var.




Bambolika in another Kitchen
16.11.2013


28 Eylül 2013 Cumartesi

BOĞALAR DİLE GELSE

Boğa güreşlerindeki boğalar dile gelse acaba şöyle mi derlerdi?: "Hey dostum, o çaputla beni aldatma, sırtıma o mızrakları saplama, beni kırk kişi hırpalayıp sonra kılıçla işimi bitirmeyin, sıkıysa teker teker gelin, mertçe, benim gibi çıplak bedenle dövüşün!" Boğalar, insan fitneliğine akıl sır erdirebilseler zaten bu güreşler hiç olmazdı ya, neyse.
Benim derdim başka... Ben Avrupa Birliğinin bünyesinde, bunca insani ve hayvancıl yasa varken, bu güreşlere hâlâ nasıl izin veriliyor onun sorgulamasındayım? Elbette her şeyi kurumlardan bekleyemeyiz, insanların bu tarz ilkel eğlence anlayışlarına prim tanımaması da önemli.


BOĞA GÜREŞLERİ ve AB
Sosyal medya ile haşır neşir olan çoğumuz bu fotoğrafı görmüştür. Benim içinse son yıllarda gördüğüm en etkili resimdir. Resmin sözde öyküsünü okuyunca daha bir duygulandım. Matador bu boğa güreşi sırasında, boğanın gözlerindeki masumiyeti görüp yaptığı şeyden utanç duymuş. Bu işi yapmayı bırakmış ve boğa güreşlerine karşı bir aktivist olmuş. Adı: Alvaro Munera. Ne yazık ki başka kaynaklarda bunu yalanlayan haberler buldum.
Araştırdığımda boğa güreşi geleneğinin 1749'da İspanya'da bir boğa güreşi arenası inşa edilmesiyle başladığını öğreniyorum. Yıllarla seyircili ve kesin kuralları olan bir eğlence(!) olmuş. Elbette yanı sıra işverenleri, eğitimhaneleri, çalışanları ile bir sektör haline gelmiş. Başta İspanya olsa da Portekiz, Güney Fransa ve Latin Amerika'da boğa güreşleri halen düzenlenmektedir.
Güney Amerika'yı bilmiyorum ama günümüzde birçok insan bu güreşleri çok hunharca buluyorken, AB sınırları içinde hâlâ nasıl bu zalimliğe izin veriliyor sorusu takılıyor beynime? Bu sorumun iki yönlü bir yanıtı var. Güreşlerin gelenekselleşmiş bir ritüel olması ve turizme hatırı sayılır bir katkı yapmasından, dolaylı da olsa AB'nin destek verdiğini duyunca küçük bir şaşkınlık geçiriyorum. Kendime gelince araştırmaya devam ediyorum. Oysa incelediğimde AB'nin, Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesini de onayladığını gördüm. Buna göre:

"AVRUPA’DA HAYVAN HAKLARI, HAYVANLARIN KORUNMASI VE HAYVAN REFAHI İLE İLGİLİ YASAL ZEMİN
Hayvan hakları konusunda uluslararası düzeydeki en önemli metin, Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi’dir. Beyanname 15 Ekim 1978 tarihinde Paris’teki Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Merkezinde törenle ilan edilmiştir.
Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi, yaşayan bütün canlıların doğal haklara sahip olduğunun ve insanoğlu tarafından hayvanlara saygı gösterilmesinin, bir insanın bir diğerine gösterdiği saygıdan ayrı tutulamayacağının altını çizmektedir. Bu bağlamda, hayvanlara kötü muamele edilemeyeceği veya zalimane davranışlarda bulunulamayacağı, eğer bir hayvanın öldürülmesi gerekiyorsa, bunun bir anda, acısız ve korku yaratmaksızın yapılması gerektiği, bir insanın desteğine ihtiyaç duyan her hayvanın uygun beslenme ve bakımı görme hakkına sahip olduğu, hayvanlar üzerine yapılan fiziksel ya da psikolojik acı çekmeye sebep olan deneylerin hayvanların haklarının ihlali olduğu, vahşi hayvanların da yaşama hakkına ve kendi doğal çevrelerinde özgürce üreme hakkına sahip olduğu, ölü bir hayvana bile saygıyla davranılması gerektiği, hayvanların kendilerine özgü yasal statüleri ve haklarının hukuk tarafından tanınmak zorunda olduğu, hayvanların güvenliğinin koruma altına alınmasının devlet örgütleri düzeyinde temsil edilmesi gerektiği vb. gibi hayvan haklarına ilişkin temel ilkeleri ortaya koymaktadır.
Beyanname bu alandaki önemli adımlardan birisi olsa da, ilanından önce Avrupa’da hayvanların korunmasına ilişkin bazı ortak çabalar ortaya konmuştur. Uygulama alanı itibariyle daha geniş kapsamlı bir politika oluşturmak adına, bir bölümü Beyannamenin ilanından önce olmak üzere, Avrupa Konseyi tarafından çeşitli sözleşmeler imzaya açılmıştır..."  bilgisine ulaşıyorum. Peki boğalar bu "hayvan" kategorisine girmiyor mu acaba?

Zaten güreş denilen şey, iki birbirine yakın güç arasında olmaz mı? İnsan insana güreşilirken bile kiloların denk olması gerekirken, neyin içinde olduğunun farkında bile olmayan bir boğa ile güreşmek(!), insani bir davranış olarak algılanabilir mi? Hele de hayvanı aldatmalar, sırtına diri diri şiş saplamalar, bence hayvansever bile olmak gerekmiyor bu mezalimi görmek için.

Dileyenler youtube gibi kaynaklardan boğa güreşlerini izleyebilir. Elbette yürekleri buna dayanabilirse...

Bambolika
28.09.2013


21 Eylül 2013 Cumartesi

Bensiz Sen





Günlerce gecelerce yazsam, bu kadar güzel diyemezdim bunu.
Zaten Üstat demiş, bana sizlerle paylaşması kaldı.

Hanife
21.09.2013

22 Ağustos 2013 Perşembe

Eleştirinin Geldiği Son Nokta

Eleştirmen-Değerlendirmen ve Berikiler





Aslında eskiden eleştiri ve değerlendirme yazılarını biraz anlamsız bulduğumu, yeri gelmişken itiraf edeyim. Elbette bunun cahillikle epey ilintisi var. Bir de eğitim sistemimizin katkısı... Yapılacaklar belliydi; klasik eserler ve benzerleri iyiydi ve okunmalıydı. Bu da bir çıkış noktası olarak fena değildi ama esas işin keyifli ve keşifli yanını es geçiyordu.
Klasiklerden farklı olan ve zamanla onlarla aynı sınıfa girebilecek eserlere ulaşabilmek için anladım ki eleştiri ve değerlendirme hatta iyi yazılmış tanıtım yazıları bile çok gerekliymiş. Çünkü artık kitap çok, vakit ve nakit azdı.
Eleştirmen ve değerlendirmenler(yeni sözcük türettim, umarım tutulur, tutun bu sözcüğü lütfen, sayın okurlar!), okuma serüvenimizde bize kılavuzluk ederler. Harita olurlar, bazen doğrudan elimizi tutan rehber... Bazen de serseri bir denizci gibi sadece maceralarını anlatırlar, okurun kendisi bunun içinden istediğini seçer alır.
Bu işin edebiyatın vazgeçilmezi olduğunu en öznel olanın, ben kendim için değerlendirme yapıyorum, yönlendirme, bilgilendirme yapmıyorum, yapmak istemiyorum diyeninin bile, bir kitabı seçerken okur üzerinde bir şekilde etkili olabilmesinden anlayabiliriz. Hatta ben en çok bu tarz samimiyeti severim. Arkadaşların birbirine, birbirlerini tanıdıklarından olsa gerek, kitap hakkında verdikleri küçük sufleler gibi olanı... Benim Adım Kırmızı(Orhan Pamuk)'yı alıp okumam, arkadaş çevremden birilerinin, kitapta o zamanlar ilgimi çeken minyatür ve bezeme sanatıyla ilgili şeyler olduğunu söyleyince gerçekleşti.
Eleştirmen ve değerlendirmenler üzerine yazmak istemem, son zamanlarda bir yazar kadın üzerine birçok değerlendirme, eleştiri, makale ve deneme diyebileceğim yazıları karşılaştırma şansı bulduğumda yaşadığım, bir nevi hayal kırıklığıyla oldu.
Baktım ki gerçekten her yiğidin yoğurt yeyişi ayrı. Eskiden beynimde oluşmuş eleştirmen, değerlendirmen imgelerine eklemeler, çıkarmalar yaptım. Klavyenin başına oturdum, sınıflandırmaya geçtim. Her alanda olduğu gibi bu alanda da sınıflar var, olmaz mı?
Kendimce bu işleri özellikle profesyonelce yapanları ikiye ayırdım: eleştirmen ve değerlendirmen. Değerlendirmen sözcüğü böylece türedi. İkisinin de son ekleri eril duruyor. Bu çevreler de epey eril gördüğüm kadarıyla. Önce bu değerlendirmen dediğimizi ele alırsak, sayfalarca, üşenmeden elindeki eserin niteliklerini anlatıp durur. Orada yazılanları kendi özgün ve bazen daha bilimsel, sanatsal sözcükleriyle bize yeniden verir. Yani eseri anlamamızı, üzerinde derinleşmemizi ve yoğunlaşmamızı sağlar. Tek sıkıntısı bazen gerçekten kendi yazdıklarının eserin edebi değerini aşması gibi bir risk ortaya çıkmasıdır. Bu en çok nitelikleri vasat bir eseri değerlendirirken oluyor. Bu türden yazıları önceden okuyup sonra anılan kitabı okuduğumda, değerlendirmeni okuyup kitabı okumayabilirmişim duygusuna kapıldığım olmuştur. Sadece bir duygu tabii...
Eleştirmenin işi biraz daha zordur. O gerekirse eserin eksik yönlerine de değinecektir ve hatta nasıl daha iyi yazılabilirdi diye yazara ayar verecektir. Yani niyeyse ona daha nesnel ve bilimsel bir rol biçtim ben. İşin doğası gereği eleştirmen ile değerlendirmenin çoklukla yolları kesişir. Fakat değerlendirmen bir akılılık edip sadece beğendiği eserleri ele alabilir. Klasikleşmiş, kült kitaplar her zaman üzerine yazılabilecek, olumlu değerlendirilmesinde hiç beis olmayacak eserlerdir. Tarih onları seçmiş, ayıklamış ve elimize vermiştir zaten. Onların edebi niteliğini aşmak gibi bir risk ise zaten yoktur. Yani bu işi sevdim ben, bu yola girebilirim bir gün. Çünkü aksi durumda olumsuzlukları görmek ve bunu olgun, dönüştürücü bir dille ifade etmek, her babayiğidin harcı değildir. Gördüğünüz gibi, ben şu anda eril bir dil kullanarak kendi feminist olmasını istediğim terminolojimi zora sokuyorum.
Bu işleri ciddiyetle yapanların dışında kalan amatörler, yağdanlıklar, iyi niyetli heveskârlar, bilmişler, sığlar, emeklilik hobisi olarak görenler, eş dost alış verişte görsüncüler, o yazmış benim neyim eksik diyen haset kumkumaları, param var, sözümü dinletirim diyenler, o benim yazdıklarıma değerlendirme yazmış, borcumu ödeyeyimciler diye giden epey kabarık bir liste var elimde. Bu tarz olanların bazılarını yine de okumayı severim. Çünkü onlar istemeden bazen eser hakkında bana gerekli ipucunu verebilirler. Bir de bu edebi kişiliklerin genellikle yazar olmak gibi ulvi bir idealleri ve kendilerine göre kriterleri vardır. İşte o kriterleri satır aralarında bulur bulur eğlenirim. Eskiden kızardım ama şimdi en büyük keyiflerimden oldu.
Fakat bu say say bitiremeyeceğim niteliktekiler, belki bir şekilde şeytanın bacağını kırıp bana göre iyi eleştirmen veya değerlendirmen olamaz mı? Olur elbet. Niye olmasın? Sonuçta niteliği, birikimi ve niyeti ne olursa olsun, emek verilen şeye, emekten dolayı saygılıyız, evvel Allah.
Bu arada, bu arenada bana göre üzücü şeyler olabiliyormuş. Tanıtım yazılarıyla ilgili şöyle bir şey duymuştum: Bir yayınevinde editörseniz, aslında iyi bir eleştirmen bile olsanız, normalde kalem oynatmayacağınız eserleri tanıtmanız(övmeniz) gerekebiliyormuş. O tür yazıları gördüğümde hep içim acır, anlarım ki işini korumak isteyen birisi tarafından yazılmıştır. Gazeteler ve dergilere de bu türden "sipariş değerlendirmeler" yazıldığını herkes biliyor. Bu durum ne yazık ki, parayı veren, bize akortsuz düdüğünü dinletir düşüncesine itiyor beni. Her alanda olduğu gibi bu "piyasa"ya dadanmış bu illetten kurtulmak için, bilinçli okura çok gereksinim var. Ama işte, kılavuzu karga olanın... atasözüne döndük mü gene?
Lakin vaktiyle yine, deneyim dediğimiz yaşadığımız olumsuzluklar aslında, demiş birileri. Kötü kitaplar da elimizden geçecek ki iyisinin değeri ortaya çıksın. Bazı kitapların görevi belki budur; mihenk taşı olmak.

Bambolika
20. 08. 2013

Önemsiz Not: Bu yazının hiçbir edebi veya bilimsel iddiası olmayıp sadece iç konuşmalarımdan dışa yansıyan bir kesittir. Daha uzundu; sizleri ve belki de kendimi sıkmamak için düşüncelerimin dışarı uzanan kısımlarını, saçlarım gibi kısa kesiyorum artık.

16 Ağustos 2013 Cuma

Fasulye Turşusu Kavurması



Bu sabah Yıldız İlhan'ın Trabzon seyahatinde turşu kavurması yediğini ve beğendiğini öğrenince, durur muyum, öğlen acıkınca hemen, evde geçenlerde kurup buzdolabında özenle muhafaza ettiğim(başka bir arkadaşa sözüm var çünkü) turşumdan kavurdum. Gerçi anneannemden kalan bir alışkanlıkla fasulyeleri çok haşlamışım, kavururken dağılıyor biraz ama tadı çok iyi oldu. Bu tadı elde etmek için küçük bir hilem var. Belki sizlerle paylaşırım. Bakalım. Bütün mutfak sırlarımı paylaşmak istemiyorum aslında. Şefin gizli tüyoları tribine girdim kendi kendime, haydi hayırlısı!

Karadeniz yemekleri hele de Trabzon bölgesininkiler şipşak yapılıp yenebilsin diye tasarlanmıştır. Mutfak kültürümüz kendinden fast fooddur. Sanayileşme ve modernleşme sonrası olmuş bir şey değildir. Bölge kadını kendiliğinden mekanik bir işçi gibi çalıştığından, kısıtlı kaynaklarla bu yemek türlerini bulmuş ve geliştirmiştir. Şimdi turşuyu küçük pet şişelerde kuruyor, kolayca oraya buraya transfer edebiliyorlar. Çünkü bizim insanın yarı göçer hayatı hiç bitmez. Köy-mezire-yayla göçü üçlemesine, bir de şehir hatta yurt dışı şehirler eklenmiştir. Alamancısı, Fransalısı boldur memleketin. Bu şekilde memleket fasulyesinden yapılan turşuyu, ta Avrupa'ya kolaylıkla götürebilmektedirler.

Fasulye turşusu kavurmak için en elzem üç şey:

1. Fasulye turşusu, (kişi başı bir yemek tabağı)
2. Zagoda(soğan otu, Alm. Schnittlauch)
3. Tereyağı
Sonradan soğan, domates, hatta salça eklenmeye başlamıştır. Bunlar takdir edersiniz ki, dışarı ile ticaret ve iletişimin artmasıyla olmuştur. Domates ve hatta baş soğan bile bizim oralarda kendiliğinden yetişmez. Yetiştirmeye çalışınca epey emek ister. Günümüzde yağmurdan etkilenmesin diye domatesin üstüne muşamba geriliyor gözlemlediğim kadarıyla.



Tereyağı veya sıvı yağı veya her ikisinden oluşturduğumuz karışımı bir tavaya alıyoruz. Üzerine bir soğan doğruyoruz. Bir domates, zagoda ve isteğe bağlı olarak yarım kaşık salça ekliyoruz. Beş dakika kadar yani soğanlar yumuşayana kadar kavuruyoruz. Sonra fasulye turşusunu ekliyoruz. Turşuyu tadın, eğer çok tuzlu ise suda bekletip tuzunu almak gerekebilir. Tansiyon hastalarını da düşünün. Her şeyi ben mi düşüneyim, değil mi efendim ama?

Sonuçta karışık görünümlü ama lezzetli bu tat elde ediliyor.




Afiyet olsun. Turşu kurma olayını daha geniş zamanlarda ekleyeceğim. Şimdilik hazır malzeme ile idare edelim. Çünkü daha çamaşır asacağım. Ütü de var. Yani yerel damarım kabardığından, tarif ekledim, yoksa hiç de bol vaktim yoktu bugün. Dinlenirken, boş durmayayım dedim. Bizim oranın kadınları bilgisayarda yazmayı işten saymazlar. Öyle çalışkandırlar... Gerçi aynı şeyi erkek yapınca işten sayarlar, pardon!

Bambolika in the Kitchen
16.08.2013





31 Temmuz 2013 Çarşamba

Makarna Margerita

Spagetti yani kıymalı makarnaya vejeteryan hatta vegan bir alternatif üretmek adına sizler için, nasıl etsiz pizza varsa, etsiz ama zengin soslu makarna icat ettim. Yıllarca çok uğraştım ve başardım. (yalanım batsın ama makarna güzel, idare edin)

Niyeyse benim aklım evdeki malzemeler kıt olunca daha güzel çalışır, mucit ruhum ışıldar. Cimri değilim asla, ama idareliyim. Şimdi gidip kıyma al, çubuk makarna al! Canın spagetti çekti; pişir. Kim uğraşacak? Daha önemli işlerim var benim. Facebook'ta kampanyalar bekler, twitter'da hashtag çalışmalarım aksar sonra. Sosyalin kralıçasıyım, evvel Allah. Lakin bir de vergi alabilsem iyiydi. Kendime yeni üniversite kazandım, sonbaharda başlayacağım. Eski kazandığım yetmemeye başlamıştı. Lakin okumaya yetecek gelir yok! Sosyal medyaya verdiğim mesai para olarak dönse iyiydi. Direk yemek, giysi olarak da kabul edilir. Ha istenirse kitap da olur.

Geyiği bırakalım. Benim öğrenci maceralarım bitmez.
Makarna Margarita, adının zerafetinden de anlaşılacağı üzre bir makarna türü olup evde bulunan her makarna ile olur.

Malzemeler:
1. Evde ne varsa türü makarnadan yine varsa bir tam paket(1/2 kg eder evet, bilmiş okur var bir tane şurda, sus bi sen!)
2. Sosumuza gerekli, vegansanız bazısı gereksiz olabilecek malzemeler.
   2.1. Tereyağı, mısır özü, fındık yağı(anladığınız üzre kısaca yağ dediğimizden)
   2.2. Bir iri baş soğan( büyük soğan yani, gidip kurbağa yavrusu bulmaya kalkmayın)
   2.3. Üç dört sivri biber
   2.4. Dört olgun ve de dolgun kırmızı domates( icat çıkardılar koyu, morumsu, siyahımsı domatesler var, onlar olmaz, rengi tutmaz deyim ben size)
   2.5. Üç diş sarımsak ve bir baş parmak boyutunda zencefil, bunlar aynı maddede çünkü küçük rende ile rendelenecek
   2.6. Baharatlar, Akdeniz baharatı denen bir karışım var, onu kullanıyorum ben. Ha bir de sosa taze reyhan yaprağı çok yakışıyor. Ben de kuru vardı onu kullandım. Himalaya tuzuna da geçtim, ayıptır söylemesi ama oğlum dalga geçiyor. Sonuçta Nacl işte diyor.
   2.7. İki kaşık salça, domates + biber güzel oluyor. Deneyler o yönde...

Makarnayı haşlayın. Al dente olsun. Yalan, öyle sevmez Türkiyeliler. Adam gibi pişirin. Löp löp çiğnemeden gitsin. Al dente İtalyanca dişe gelir sertlikte manasındadır. Hava olsun diye yazdım. Yoksa öylesini çok sevdiğimden değil. Pişmiş makarnayı süzüp azcık yağlıyoruz.

Sosu için bütün malzemeleri küçük küçük doğruyoruz. Sos tencereciğine(benim böyle, sevimli bir tencerem var bu iş için) önce birkaç kaşık yağ koyuyoruz ve soğan, biber, domates, sarımsak ve zencefil ve salçayı ekleyip biberler dişe gelip ancak pişmişse sosu ocaktan indiriyoruz.

Makarnayı tabağa alıp, üzerine bu sosu gezdirdik miydi, offf. İki tabak yeniyor. Ben yedim demin. Ordan biliyorum. Hah, ben biraz proteince zenginleşsin diye kaşar ve beyaz peynir de serperek yedim. Tamam tamam, beyaz peynir kaç haftadır dolaptaydı, atılmasın diye... İtiraf ettiriyorsunuz her şeyi. İşte böyle oldu:


Bambolika in the Kitchen
31.07. 2013